Müverrih

Tarih, kültür-sanat ve edebiyat notları

"Padişah" etiketi için arşiv

Devlet-i AliyyeHalil İnalcıkDevlet-i ‘Aliyye, Osmanlı tarihçiliğinin çağımızdaki en büyük isimlerinden Halil İnalcık’ın yarım yüzyılı aşan çalışmalarının bir ürünü. Eserin bu ilk cildi, Osmanlı Devleti’nin bir beylikten Orta-Doğu ve Balkanlar’ı hükmü altına alan güçlü ve köklü bir imparatorluk haline gelişine odaklanıyor.

İnalcık Osmanlı Klasik Dönemi’ni sadece siyasi tarih olarak ele almıyor. Siyasi tarihin toplumsal–ekonomik alt-yapısını, yani nüfus hareketleri, göçler, kitlelerin temel ihtiyaçları, tarım ve ticaretin bu ihtiyaçları karşılama şekilleri ve şehirleşme konularında da analizler yapıyor. Tarihsel sorunları açıklamada geçmişten gelen geleneksel zihniyet ve kurumlar çerçevesinin tespitine girişiyor.

Devamını oku »

Son Sultanların İstanbulu’nda

6 Haziran 2009Yorumla649 okunma

son_sultanlarin_istanbulundaOsmanlı Devleti’nin son elli yılı kuşkusuz sıkıntılarla geçti. Gerek milliyetçilik hareketleri nedeniyle Balkanlar’da iyice alevlenen isyanlar gerekse Avrupalı devletlerin Osmanlı’dan pay kapma yarışı, İstanbul’daki padişahı büyük sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Osmanlı tebaası da tüm bu karışıklardan bir şekilde etkileniyordu. Savaşlar, isyanlar ve kıtlıkla karşılaşan halk, ister istemez imparatorluk yapısına olan bağlılığını her geçen gün kaybediyordu.

Tabii bu bağlılığın azalmasını isteyen misyoner grupların etkisi de söz konusuydu. Osmanlı topraklarında yüzlerce misyoner ya da ajan Osmanlı Devleti’ni zayıf düşürmek, küçültmek veya halkın İslam’la olan bağını zayıflatmak için büyük çaba harcıyorlardı. Çoğu zaman misyonerliği gizleyen “en işlevsel örtü” eğitim oluyordu. İşte bir eğitimci olarak Osmanlı topraklarına adım atan Amerikalı Mary Mills Patrick de bunlardan biriydi.

Mary Mills Patrick, American Board misyonerlik teşkilatının görevlisi olarak 1871’de İstanbul üzerinden Erzurum’a gitmiş ve burada 4 yıl kadar kalmıştır. Akademisyen olarak Erzurum’daki Amerikan Okulu’nda öğretmenlik yapmıştır bu süre içinde. 1875’te İstanbul’a gitmiş ve 1924’e kadar, yaklaşık 50 yıl, sultanların İstanbul’una şahitlik etmiştir. Bu süre zarfında Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murad, Sultan II. Abdülhamid, Sultan V. Mehmed Reşad ve Sultan VI. Mehmed Vahdeddin’in saltanatını yaşamış; 93 Harbi, I. ve II. Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı’na tanıklık etmiş ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını adım adım görmüştür.

Devamını oku »

TBMM bir Osmanlı meclisi miydi?

26 Nisan 2009Yorumla2.137 okunma

I._meclisYok, yok, sandığınız gibi değil, bu yazıda, 89. kuruluş yıldönümünü kutladığımız TBMM’nin açılış günü kurbanlar kesildiğini, Sakal-ı Şerif taşındığını, mevlit okutulduğunu filan yazacak değilim. Amacım, TBMM’nin aslında yeni bir meclis olmadığı, daha doğrusu İstanbul’daki meclisin bal gibi devamı olduğunu ortaya koymak.

Yalnız bunu yapabilmek için tarihin en sıkıcı faslı olan zaman dizimini (kronolojiyi) bir miktar hatırlamamız gerekiyor.

12 Ocak 1920′de İstanbul’da Meclis-i Mebusan açılır. 28 Ocak’ta Misak-ı Millî ilan edilince işgal kuvvetleri öfkelenir. 4 Mart’ta Celaleddin Arif, Meclis başkanlığına seçilir. 16 Mart’ta İstanbul resmen işgal edilir. 2 gün sonra Meclis son olarak toplanıp tatile girer. 2 Nisan’da Salih Paşa kabinesi istifa eder. Artık İstanbul’da yapılacak iş kalmamıştır. 9 Nisan’da birçok milletvekili gibi Meclis Başkanı Celaleddin Arif, Ankara’ya gelir ve 10 Nisan’da bir bildiri yayımlayarak milletvekillerini Ankara’da toplanmaya davet eder. Ertesi gün Sultan Vahdettin Meclis’i feshettiğini bildiren iradeyi yayımlar. 21 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in 2 gün sonra açılacağı ilan eder. Ve 23 Nisan.

Devamını oku »

Vahdettin EnginMarmara Üniversitesi Tarih Bölümü Profesörü Vahdettin Engin: 2. Abdülhamit Han dış politikadaki “Kırmızı Çizgileri”ni çiğnetmedi!

2. Abdülhamid’in 19. asrın son çeyreğinde ve 20. asrın başlarında padişah olması tarihimiz açısından bir şanstır. İmparatorluğun ayakta kalmasının nedenidir. Onun yerinde dirayetsiz bir padişah olsaydı, Osmanlı 1870′lerde yıkılabilirdi ve ondan sonra gelecek felaketleri de insan tahayyül bile edemiyor.

2. Abdülhamid’le ilgili tek kitabınız değil bu. Abdülhamid’e verdiğiniz önemin nedeni?

2. Abdülhamid’in 19. asrın son çeyreğinde ve 20. asrın başlarında padişah olması tarihimiz açısından bir şanstır. İmparatorluğun ayakta kalmasının nedenidir. Onun yerinde dirayetsiz bir padişah olsaydı, Osmanlı 1870lerde yıkılabilirdi ve ondan sonra gelecek felaketleri de insan tahayyül bile edemiyor. Anadolu elimizde kalır mıydı, kalmaz mıydı şüpheli. O yıllardaki icraatlar çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti bir milli mücadele yaparak kurulma şansını bulduysa, bunda Abdülhamid’in devleti ayakta tutmak için aldığı tedbirlerin payı vardır. Abdülhamid hem devlet işleriyle uğraşıyor, hem de hakkında söylenenlerin aksine hayatın o kadar içinde ki! İstanbul’la ilgili iradelerini ele aldığım kitapta bu görülüyor. Bilinmesi ve öğretilmesi gereken şeyler bunlar.

Devamını oku »

Rikâb-ı Humâyûn: Arz Odası

10 Mart 2009Yorumla2.472 okunma

Arz odasıFatih devrine kadar Divân toplantılarına padişah başkanlık ederken, Fatih’in Teşkilât Kanunnâmesi’nden sonra Divân’a padişahların başkanlık yapması usulünden vazgeçilerek, toplantılara vezir-î azamın başkanlık etmesi kanun olmuştur. Haftada dört gün Divân toplandığı zamanlar Pazar ve Salı arza girilirken, Divân toplantıları iki güne düştüğünde sadece Salı günü arza girilmiştir.

Divân-ı Hümâyûn toplantılarından sonra padişaha bilgi vermek için arza girilirdi. [1] Önce Yeniçeri Ağası girer ve Ocakla ilgili bilgi verirdi. O çıktıktan sonra Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri girerdi. Bunlardan sonra Sadrazam ile Kubbealtı vezirleri, Defterdar ve Nişancı arza girerlerdi. Yeniçeri Ağası eğer vezir rütbesinde ise, Sadrazam girdiği sırada ikinci defa olarak arza girerdi.[2]

Teşkilât Kanunnâmesi gereği Divân’a padişah başkanlık etmeyeceğinden, devlet işleriyle ilgili padişaha bilgi verilmesi için Arz Odası yapılmıştır. Kanunnâme’de Arz Odası’nın yapılmasına dair de kanun bulunmaktadır. Kanunnâme’nin ikinci bölümünün hemen başında “Umûr-ı saltanata müte̒̒ allik tertîb ü âyîn beyânındadır.” başlığıyla şu emir yer almaktadır:

Devamını oku »

Sultan II. Abdülhamid HanGeçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid’in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?

1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid’in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid’in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte “Kızıl”, yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid’e Jön Türkler neden “Kızıl Sultan” dediler? 1915′te yüzbinlerce Ermeni’yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

Devamını oku »

I. Murad

10 Şubat 2008Yorumla506 okunma

I_MuradÜçüncü Osmanlı sultânı. Birinci Murâd adıyla târihe geçti. 1326’da Bursa’nın fethinden sonra doğdu. Babası, Orhan Gâzi, annesi Nilüfer Hâtundur. İyi bir eğitim ve öğretim görüp, terbiye edilerek, yetiştirildi. Lalası Şâhin Paşanın yanında dînî, millî, idârî ve askerî kültürünü arttırdı. Ağabeyi Süleymân Şahın, Rumeli fetihleri sırasında vefât etmesi üzerine Osmanlı tahtına veliahd tâyin edildi (1359). Kısa bir müddet sonra da babasının vefâtı üzerine Bursa’ya davet edilip Osmanlı tahtına geçti (1360).

Sultan Murâd Han, ilk iş olarak devletin başşehri Bursa’da lüzumlu tâyin ve icrâatlarda bulundu. Şehzâdeler meselesini halletti. Önce, Karadeniz Ereğlisi ve Ankara fethedildi. Lala Şâhin Paşayı, ilk serdar ve sadrazam yaptı. Bursa kâdısı Çandarlı Halil Paşayı da kazasker tâyin etti. Devletin içişlerini hallettikten sonra, Anadolu’dan Rumeli’ye yöneldi. 1361’de Çorlu, Keşan, Dimetoka, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz ve 1362’de Edirne fethedildi. (Prof. Dr. Halil İnalcık Hoca’nın araştırmalarına göre Edirne, Murad’ın Şehzadeliği zamanında ve 1361′de fethedildi.) Bizans Devletinin İstanbul’dan sonra ikinci önemli şehri olan Edirne’nin fethi, Türkler’in Avrupa’ya kesin olarak yerleşmelerini temin etti. Trakya’da stratejik bir mevkide bulunan Edirne, Osmanlı Devletinin Rumeli’ndeki fetihlerinde bir askerî harekât noktası oldu. Her geçen gün şehrin îmar faâliyetleri artarak, genişledi. Ardından sıra ile; Gümülcine, Zağra, Yenice ve Filibe fethedildi. Rumeli’nde fethedilen Avrupa topraklarına, Osmanlı iskân siyâsetince, Türk-İslâm ahâlisi yerleştirildi. Bu arada Osmanlının âdil idâresinden memnun kalan Hıristiyan ahâli de seve seve Türklerin hâkimiyeti altına girdiler.

Devamını oku »

ETİKETLER

Hakkımda

İstanbul Üniversitesi Tarih mezunuyum. 2003-2008 yılları arasında Derkenar edebiyat dergisini yayınladım. Bir dönem yayınevlerinde editörlük yaptım. Hikâye yazıyorum ve seyrek olarak yayınlıyorum. Kitap, edebiyat ve tarih ilgi alanımdan çok ötede bir yerde. İngilizce biliyorum, Fransızcaya yıllar sonra yeniden başlıyorum. Evliyim.

Twitter

    Fotoğraflar

    OTTOMAN NAVY NAVIGATION (89)OTTOMAN NAVY NAVIGATION (80)OTTOMAN NAVY NAVIGATION (97)OTTOMAN NAVY NAVIGATION (79)