Müverrih

Tarih, kültür-sanat ve edebiyat notları

Önemli şairlerimizden Haydar Ergülen ile 2005 yılında Derkenar dergisi için yaptığım söyleşiyi önemine binaen tekrar yayınlıyorum.

İlk şiir kitabınız “Karşılığını Bulamamış Sorular” 1981 yılında yayınlanınca siz birden ’80 kuşağı diye tabir edilen döneme dahil edildiniz? Hatta sonra bu kuşağın temsilcisi, şefi, muhtarı ilan edildiniz? Tüm bu yakıştırmalara katılmadığınızı biliyorum ancak şunu merak ediyorum, Haydar Ergülen kendini hangi dönemin şairi olarak görüyor? Yoksa bir dönemsel sınırlama yapmıyor musunuz?

Dönemsel sınırla yapmıyorum. Kendimi gelenekle bugün arasında bir yerde görüyorum. Ne çok eski bir şair ne yeni bir şair olarak görüyorum. Hatta daha çok eskiye bağlı olduğumu düşünüyorum. Bu çok eski bir şiir yazdığım anlamına gelmiyor ama bağlandığım kaynaklar bizim eski şiirimiz. Yani gerek Cumhuriyet dönemi gerek öncesi şiirimiz. Eğer çok gerekiyorsa, zorlama olmayacaksa da seksenli yılların şairiyim. Çünkü yetmişli yılların sonunda yazmaya başladım. Yetmiş yedi, yetmiş sekiz senesinde ilk şiirim yayınlandı ama benim de birçok arkadaşım gibi ilk kitabımın çıkması seksenli yıllara rastlar. Seksenli yıllar şairi olarak adlandırıldık. Bunun benim için bir anlamı, bir önemi yok. Ama yeter ki insanlar bunun üzerinden kalkarak bunu kötüleme yoluna gitmesinler. Yani bunda kötülenecek, abartılacak bir şey yok.

70’li yıllarda slogan şiirleri yazılırken 80’lerde bunun ortadan kalktığını, hakim olan şiir sesinin slogandan uzak, slogan atmak yerine “politik” değerleri sadece fısıldayan bir hal aldığını görüyoruz. Böyle bir değişimi, bir anlık bir kırılmaya, bir darbeye mi bağlıyorsunuz yoksa gelenekten gelen farklı bir açılım mı yakaladı seksen şairi?

Tabii önce Lazın dediği gibi; “Sessuzluk oldu.” Çünkü o dönemdeki büyük bir kırılmaydı. Sadece Türkiye’nin siyasi hayatı bakımından değil dünyanın geleceği bakımından da çok büyük bir kırılma yaşandı. Neredeyse tüm dünya ters düz oldu. Bugün sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Bunu sadece Türkiye’deki bir askeri darbeye bağlamak mümkün değil. Aynı zamanda dünya sosyalist sistemi dediğimiz sistem de çöktü. İkisi beraber aynı yıllarda olduğu için seksenli yıllar bir bakıma, Türkiye’de seksenli yıllar öncesini yaşayan insanlar için bir milattır. Sonra işte hepimiz evimize döndük. Ben bunu sık sık söylerim. Şiire döndük. Bazı arkadaşlarımız ne yazık ki evine dönemediler. Kimi öldü, kimi hapishanelerde kaldı, kimi yurtdışına çıktı. Biz şanslıydık, hiç değilse eve dönebildik. Yani şiire dönebildik. Döndüğümüz yerde de yalnız olmadığımızı gördük. Seksen öncesinde birlikte olamadığımız insanlarla aynı evi paylaşmaya başladık. Daha doğrusu aynı apartmanı paylaşmaya başladık. Odalarımız farklıydı ama… Dediğim gibi bir siyasi kırılma mutlaka var. Fakat şiirin dilinde de, imgesinde de bir kırılma oldu. Ben yetmişli yıllar şiirini sadece slogan şiir olarak değerlendirmiyorum. Bazen de demek ki dönemin ihtiyacı olan şiir oymuş diye düşünüyorum. Yetmişli yıllar derken bunu sadece slogan şiire indirgeyemeyiz. Türk şiirlerinin çok iyi şairleri Mehmet Taner, Cahit Zarifoğlu… Başka birçok şaire kadar o dönemin, sadece o dönemin de değil, Türk şiirinin iyi şairleri çıktı. Ama egemen olan şiir slogan şiir. Fakat sonra o arkadaşların da bir kısmı yazmaya devam ettiler. Seksenli yıllar, aslında sadece seksenli yıllarda yazan şairlere değil, bence daha önceki kuşaktan yazan şairlere de bir imkân sundu. İster buna İslami kesim diyelim ister laik kesim diyelim kabaca, bunları sevmiyorum ama tarif için, hem onlara bir buluşma sağladı hem de daha önceki yetmişli kuşak olsun, başka kuşaktan şairler olsun onlara imkân sağladı diye düşünüyorum. Pek çok şair de o dönemde okundu diye düşünüyorum. Sina Akyol yetmişli yılların şairidir. Benim arkadaşım. Sina seksenli yıllardan sonra daha çok okunmaya başladı. Güven Turan altmışlı yılların şairidir. Hulki Aktunç seksenli yıllar… Şiirin insanın ana yurdu olduğu ortaya çıktı. İnsanlar o darbenin etkisinden sonra oraya sığındılar. İlk sığındıkları şey şiir oldu.

Devamını oku »

Haritayı büyütmek için tıklayın.

M.Ö. 2000′li yıllarda kurulduğu tahmin edilen Hitit Devleti, kısa zamanda İç Anadolu’dan yayılarak geniş bir krallık haline geldiler. 1906′ya kadar haklarında neredeyse hiçbir şey bilinmeyen bu krallığın gizemli başkenti Hattuşaş, o tarihten günümüze kadar yapılan kıymetli çalışmalarla birçok yönüyle bilinir hale gelmiştir.

Antikçağ savaş tekniklerinde önemli değişiklikler yaptıkları düşünülen Hititler, tarih kitaplarında sıkça geçen Kadeş Antlaşması’nı Mısırlılarla yapmadan önce, sonu gelmeyeceği düşünülen bu savaşla güçlerini ispatlamışlardı. Babil’i yağmalayan, hakimiyeti altına aldığı bölgelere merhamet etmeyen Hitit Krallığı, tarihteki ilk biyolojik savaş sayılabilecek taktikleri de uygulamışlardır.

Hitit Krallığı, Kadeş savaşından (yak. M.Ö. 1274) kısa bir süre sonra yok olup gittiler. Neden ve nasıl? Tarih sahnesinden çekildikten sonra haklarında tek bir bilgi olmadan 3000 yıl gizemli kalmayı nasıl başardılar? Şehirlerini nasıl kurdular? Hattuşaş’ı yok olmaya sürükleyen neydi?

Sonsuza dek yaşaması için kurulan ve katı kanunlarla yönetilen Hitit Krallığı nasıl oldu da kısa zamanda tarihten silindi? Başkentleri Hattuşaş şehri nasıl keşfedildi ve nasıl bir şehir yapısıyla karşılaşıldı? Hangi ipuçları Hitit çalışmalarını aydınlattı?

Devamını oku »

Hakan Günday

Sıradışı romanları olan Hakan Günday’la Derkenar dergisinin 13. sayısında yapılan söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz.

Sistemin ya da çarkın dışında kalan insanları yazıyorsunuz, hep normal olmayan kahramanlar yaratıyorsunuz, şimdi ise artık tanınan, popüler bir yazar oldunuz. Hiç bu çarkın içine dahil olduğunuzu hissettiniz mi? Ya da kıskaç daralıyor mu? Hakan Günday ruhunu nasıl koruyor?

İnsanlar çarklarını kendileri yaratır. Yarattıkları dişler tarafından çiğnenirler. Oysa hayat, bir tercihler tarlasıdır. Benim popülerlik ya da başkalarına ait herhangi bir çarkla hiçbir ilişkim olamaz. Çünkü umursamam. Ancak ruhun korunması gerektiği doğrudur. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu da benim için, roman yazmaktır.

Kendi okurunuzu oluşturdunuz ve okurlarınız her yeni kitabınızı “Kinyas ve Kayra” gibi olacak beklentisiyle karşılıyor, nedir “Kinyas ve Kayra”yı bu kadar özel yapan?

Daha önce, Türkçe’de yan yana gelmemiş kelimeleri bir arada görebileceğiniz bir romandır. Hızlıdır. Zekidir. Aptaldır. Hantaldır. Mükemmeldir ama binlerce hatası vardır. Bir çığlığa benzer. Böyle olması gerekir çünkü romanda anlatılan hayatlar bunu gerektirir. Ancak Zargana, Piç ve Malafa farklı romanlardır. Onların sözünü ettiği hayatlarda işler farklı yürür. Dolayısıyla, her roman kendi okurunu yaratır. Birini tercih edenin diğerinden nefret etmesi tesadüf değildir.

Devamını oku »

Yılbaşının Hristiyan adeti olup olmadığını tartışacak değilim. Çünkü aksini iddia edenlerin ne tarihî, ne de mantikî sebepleri var. Gerçi Muazzez İlmiye Çığ gibi bazıları Sümerlere ve Sümerlerden Türklere geçen bir adet olduğunu iddia ediyorsa da, oldukça zorlama ve tarihi bir kanıtı da yok.

Müslümanın Hristiyan Kültürüne Meyli

Müslümanların son 20 yıldır yılbaşını kutlamaya adım adım alışmasına şaşırıyorum. Her yıl bu tartışmalar oluyor. Ancak kendini “Müslüman” olarak tanımlayan bazı insanlar, artık yılbaşı kutlamakta bir beis görmüyor. Üstelik bunu bir marifet olarak sayıyorlar. Hristiyanlık adeti olduğu akıllarına gelmeyecek şekilde benimsemiş bulunuyorlar.

Yılbaşı kutlamaları gibi “simge” sayılabilecek mefhumlar ortaya çıktığında Müslümanların vaziyetini daha net görebiliyoruz. Ancak, gerek giyim kuşamda yani tesettürde görülen bozulma gerekse İslam kültürünün Müslümanların hayatından çıkması, dikkat edilmesi gereken noktalar.

İslamı ve İslam kültürünü tam olarak anlamayan Müslümanlar Hrıstiyan kültürüne sempati ile bakıyor ve yılbaşı kültürünün Hristiyan adeti olsa bile zararlı olmadığı kanaatiyle kutlama yapıyorlar. “İyi de yeni yılı kutlamakta ne zar var.” diyerek kutluyorlar.

Devamını oku »

Alıntılar Defteri

29 Aralık 20091 Yorum550 okunma

Alıntılar Defteri yaklaşık bir yıldır faaliyette olan bir internet platformu. Kitaplardan, dergilerden önemli sözleri belli periyodlar dahilinde yayınlıyorlar. 24. sayısına ulaşan defterde 764 alıntı var. Şiirlerden, kitaplardan hayatımıza anlam katan sözleri bütünün bir parçası olarak sunuyorlar.

Devamını oku »

Saray Sohbetleri adıyla Topkapı Sarayı’nda düzenlenen etkinliklerin bu ayki konuşmacısı Prof. Dr. Feridun Emecen. “Şehzade Sancakları ve Şehzadeler” konulu konuşmasında Emecen hoca şehzadelik, lalalık, şehzade sancaklarının önemi, hanedan içinde şehzadenin konumu gibi konularda bilgi vereceğini ve değerli yorumlarıyla döneme ışık tutacağını tahmin ediyorum. Gidip dinleyeceğiz ve eminim ki çok istifade edeceğiz. 29 Aralık Salı günü saat 15:00′deki programa tüm tarihe ilgi duyanlar davetlidir.

Devamını oku »

Yerebatan Şiir Akşamında Adonis

27 Aralık 2009Yorumla280 okunma

Yerebatan Şiir Akşamı’nın bu ayki şairi Adonis idi. Katılım oldukça iyiydi. Önce M. Lütfi Şen Adonis’i anlattı. Şiirlerini ve şiirlerinin arka planındaki bazı unsurları dile getirdi. Ardından tiyatro sanatçıları Adonis’in şiirlerini seslendirdiler.

Bir saat süren programın konuşma kısmının tamamını, şiirler kısmının bir kısmını videoya kaydettim. Aşağıdaki videolar o kayıttan. Ancak önümüzdeki aylarda başka şairleri ağırlayacak Yerebatan’a bizzat gitmenizi ve o atmosferi yaşamanızı tavsiye ederim.

M. Lütfi Şen Bey’in Adonis’i anlatan konuşması.

http://www.dailymotion.com/videoxbnht1

Devamını oku »

ETİKETLER

Hakkımda

İstanbul Üniversitesi Tarih mezunuyum. 2003-2008 yılları arasında Derkenar edebiyat dergisini yayınladım. Bir dönem yayınevlerinde editörlük yaptım. Hikâye yazıyorum ve seyrek olarak yayınlıyorum. Kitap, edebiyat ve tarih ilgi alanımdan çok ötede bir yerde. İngilizce biliyorum, Fransızcaya yıllar sonra yeniden başlıyorum. Evliyim.

Twitter

    Fotoğraflar

    OTTOMAN NAVY NAVIGATION (89)OTTOMAN NAVY NAVIGATION (80)OTTOMAN NAVY NAVIGATION (97)OTTOMAN NAVY NAVIGATION (79)