Müverrih

Tarih, kültür-sanat ve edebiyat notları

'Sinema' kategorisi için arşiv

1960′ların İstanbulunu görebileceğimiz 5 parçalık Fransız yapımı belgeseli heyecanla paylaşıyorum. Belki Fransızcasını anlamayacağız ama İstanbulu bir de o zamandan görmek bugün İstanbulun başına getirdiğimiz felaketler açısından düşündürücü oluyor.

Belgesellerde hem devrin İstanbulunu hem de insanları, taşıtları vs. görüyoruz. Tarihi yeniden yaşamak için büyük bir nostaljik sefere çıkıyoruz. Keyifli seyirler…

İstanbul (1964) -1

http://www.dailymotion.com/video/xl4051

İstanbul (1964) -2

http://www.dailymotion.com/video/xl40b2

Devamını oku »

Darren Aronofsky, sinema dilini son bir kaç yılda belirgin kılarak Hollywood yapımları arasından olabildiğince sıyrılarak, kendisine farklı bir konumda yer buldu.. Sinema serüveni çok eskilere dayanmasa da ilk uzun metrajlı, mütevazi bütçeli Pi (1998) adlı filmiyle izleyicilerin ve sinema sevdalılarının zihninde unutulmaz sahneleriyle yer edindi. Sinema hikayesine yeni başlayan bir yönetmenin üslubunun sağlamasını Requiem For A Dream (2000) filmiyle yapmış oldu. Belirgin olarak sinema dilini başarıyla 2010 yapımı Black Swan adlı filmiyle gerçekleştiren Aronofsky, alkışı sadece Oscar gecesinde değil, sinema salonlarında da hak ettiğini birkez daha göstermiş oldu.

Darren Aronofsky, neden diğer Amerikalı yönetmenlerden farklı? Sinema endüstrisine sadık bir köle olduğunu söyleyebilmek ya da modernist hayatın içinde boş lakırdılarla cebini doldurmaktan ziyade anlatmak istediği, Tanrıyla paylaşamayacağı hüzünleri olmasa da dünyada olup bitenlere kayıtsız kalmadığı ve bir derdinin olduğunu söyleyebiliriz. Sinema biyografisine baktığımızda anlatım tarzı ve konularıyla ön plana çıkan Aronofsky bağımsız bir yönetmen ve sizi koltuklarınıza esir edecek kadar iyi bir ilizyonisttir. Maximillian Cohen ile başlayan gösterisine, Nina ile şimdilik ara verse de hız kesmeden başka bir gösteride sinema tutkunlarını selamlayacaktır.

Devamını oku »

Son yılların en fazla gürültü koparan dizilerinden ‘Muhteşem Yüzyıl‘, Kanuni Sultan Süleyman‘ı ‘kadın düşkünü’ gibi göstermesiyle tepki topluyor. 600 yıllık imparatorluğun en debdebeli dönemini anlatmaya soyunan dizi, Osmanlı’yı ülke gündeminin baş köşesine taşıdı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 46 yılla ‘en uzun süre tahtta kalan padişah’ olan Kanuni Sultan Süleyman, ‘Muhteşem Yüzyıl’ isimli televizyon dizisiyle yeniden Türkiye’nin gündeminde. Pek çok insan, dizide gösterilen ortamın gerçeği yansıtıp yansıtmadığıyla ilgili kafa karışıklığı yaşıyor. 46 yıllık saltanatı süresince Osmanlı sınırlarını iki katı genişleten, Doğu’dan Batı’ya pek çok sefer düzenleyen ve ömrü Zigetvar Kalesi’ni fethettiği esnada son bulan ‘Muhteşem Süleyman’ gerçekte nasıl biriydi? ‘Kanun Koyucu’nun hüküm sürdüğü Osmanlı’da ‘harem’ nasıl bir yerdi?

Konunun uzmanları, ‘Muhteşem Yüzyıl‘ dizisinde anlatılanların gerçekleri çarpıttığını söylüyor. Çok merak edilen soruları uzmanlara sorduk. İşte gerçek ‘Muhteşem Süleyman’..

Cariyelerle ilişki gülünç

Tarihçi-yazar Prof. Dr. Sait Öztürk: Devşirilen çocukların yetiştiği yer ‘enderun’sa eğer, devşirilen kız çocuklarının yetiştirildiği yer de ‘harem’dir. Burada mesleki eğitim verilir; Kur’an öğreniminden, okuma yazma eğitimine, edep-adap kaidelerinden görgü kurallarına kadar birçok alanda eğitimler kurumsal eğitmenler tarafından sağlanır. Cariyeler (hizmetkarlar) ücretli çalışandır. Tüm sarayın işlerine bakarlar. Sayıları 300′e kadar çıkar. Tedarik, saray mutfağı, çocukların eğitimi, bakımı, banyoların temizliği ile ilgili ayrı ayrı kurulan dairelerde çalışırlar. Kayıtlara göre Topkapı Sarayı’nda çalışan hizmetçi (cariye) Kanuni döneminde ortalama 30 akçe ücret alırmış. Padişahın bu kadınlarla yatıp kalkması Cumhurbaşkanının Çankaya’da çalışan kadınlarla birlikte olması kadar gülünçtür.

Bazı bilgiler hayali

Tarihçi-yazar Yrd. Doç. Teyfur Erdoğdu: Harem, ister İslam’a göre isterse de başka bir hukuka veya geleneğe göre ‘yabancılara kapalılık’ arzeden bir birimdir. Bu mekân, giremeyenlerin hayal güçlerini kullanmalarına neden olmuştur. Osmanlı’nın, Endülüslü Arapların, Çinlilerin ve Japonların muhatabı olan Batılılar da bu mekânlarda sadece harem sahibine haz verecek kadınların ve oğlanların saklandığını düşünmüşlerdir. Harem hakkında ürün verenlerin bir kısmı haremin kıyısından bile geçmemiş olmalarına rağmen, oturdukları yerden hayal güçlerini kullanarak eserler vermişlerdir. Haremi tasvir eden çoğu kaynak Batılıların gerçekle ilgisi olmayan tablo ve gravürleridir.

Devamını oku »

Show TV‘de bu akşam ilk bölümü yayınlanacak “Muhteşem Yüzyıl” adlı dizinin fragmanları birkaç haftadır internette, televizyonda, her yerde gözümüze batıyor. Evet, tam anlamıyla batıyor. Tarih mezunu biri olarak değil, az çok tarihi bilen biri olarak fragmanlardan rahatsız oldum.

Kanunî Sultan Süleyman’ın hayatını anlatma iddiasındaki dizinin fragmanında tamamen harem odaklı bir bakış açısı var. Üstüne üstlük bu harem bize ait ve gerçek bir harem değil; oryantalistlerin hayal dünyalarında kurdukları bir “harem”. Dizinin yapımcıları da oryantalistlerin bu hareminin erotik öğeli yanını çok beğenmiş olacaklar ki fantastik bir dizi yapmaya karar vermişler.

Devamını oku »

Birkaç ay önce izlediğim bir filmi başka vesilelerle hatırlayınca, o zaman film hakkında aldığım küçük notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu edeceğimiz film, dünyanın felaketi serisinin son halkası sayılabilecek 2012 adlı film.

2012 filmini izlemeyenleriniz için kısa bir özet yaparak başlayayım: (Dikkat: Film hakkında detay içermektedir.) Amerikalı bir bilim adamı Hindistan’daki bir madende anormal ısı artışları tespit ediyor ve araştırılınca yer kabuğunun erimekte olduğu sonucuna varılıyor. Bu arada Amerika’nın çeşitli yerlerinde toprak çökmeleri falan görülüyor. Film ilerledikçe felaketin boyutu artıyor. Her yerde koca koca kasabalar, şehirler yerin dibine batıyor. İnsanlar bu dehşetten kaçmak için beyhude sağa sola koştururken Amerika önderliğinde devasa gemiler yaptırılıyor. Bu gemiler hayvanlar, sanat eserleri vs. konuluyor. Zenginler ve yöneticiler için düşünülmüş gemiye yüzlerce sıradan insan da binme “şans“ını elde ediyor. Tabii bu arada bütün dünyayı sular kaplıyor. Ümit burnu ise diğer yerler batarken yükseliyor. İnsanlığı kurtaran bu gemiler Ümit burnuna doğru yol alıyorlar.

Devamını oku »

Onur Ünlü, nam-ı diğer şairlik adıyla Ah Muhsin Ünlü ile Derkenar dergisinin Kasım 2005 sayısı için Furkan Çalışkan’ın yaptığı söyleşiyi tekrar yayınlıyorum.

Kitapta sizi tanıtan paragrafta, 22 Haziran 1993 günü akşamı, saat altıya çeyrek kala şiire başladığınız yazıyor. Şiire başladığınız zaman koşullar nelerdi; yeniden başlamak için beklediğiniz koşullar neler?

Ben öğrenciydim o zaman üniversitede. Meraklı da bir öğrenciydim. Yani çok okuyordum, düşünüyordum filan. Küçüklüğümden beri şiire karşı ekstra bir ilgim yoktu. Kitabın başında bir şiir var, uydurma kelimelerle yazılmış. O şiir işte o tarihte altıya çeyrek kala geldi olduğu gibi. Ben de onu yazdım. O zaman Şizofrengi diye bir dergi çıkıyordu İstanbul’da. Benim arkadaşlarım üzerinden bağlantım vardı dergiyle. Ben şiiri oraya gönderdim. Onlar bastılar. Aha dedim. Sonra yeni şeyler yazmaya başladım. Ondan sonra işte o içimden çıkan şeyleri şiire doğru yönlendirdim. Şiir benim galiba tabiatıma, fıtratıma daha uygun bir şey.  Daha az derli toplu, daha rahat diğer türlere göre. Gizli bir disiplin gerektirmekle birlikte şiirin yazılma koşulları, şiiri arama koşulları çok fazla disiplinli olmayı gerektirmiyor. Ama yakaladıktan sonra üzerine gitmek, bir şiiri alıp yapmak, bitirmek ciddi bir disiplin ve çalışma işi hepimizin bildiği gibi… Ama şiiri ararkenki sürecin serseriliği bana daha uygun geldi herhalde.

Bir şey dikkatimi çekti bu kitapta, iyi bir şair olmanın yolu şiirinde kendi dilini yaratmaktan geçer. Siz bu kitapta onu yakalamışsınız. Özel bir çaba mıydı, yoksa zaten böyle mi geldi?

O biraz şanstı galiba. Belli bir şey yakaladım. Büyük bir farklılık olduğunu fark ettim ve onun üzerine gittim.

Ben şiir yazdığım süre boyunca, özellikle benim yaşıtım olan şairlerin şiirlerine baktım, onları çok okudum, çok aradım, çok çok dergi takip ettim. Çok deliklere girdim çıktım. Şöyle bir şey gördüm: ya onlar yanlış yapıyor ya ben yanlış yapıyorum. Benim yazdığım şeyle onların yazdığı şey arasında fark var.  Ama onlar çok kalabalıklar. Demek ki ben yanlış yapıyorum!… Sonunda yanlışsa da yanlış deyip o farkın üzerine gittim. Ve açıkçası biraz da şanslıydım. Allah yardım etti herhalde o farklılığı bulmakta, onun üzerine gitmekte. Kendi dilimi bulmak konusunda çok fazla zorlanmadım.

Devamını oku »

ahmet ulucay 3Ahmet Uluçay’la yıllar önce yapılmış bir söyleşiyi, onu anmak için yeniden yayınlıyoruz.

Ahmet Uluçay, son yıllarda en çok konuşulan isimlerden biri. Hatta onun adı henüz bir uzun metraj filmi yokken de çok konuşuluyordu. Bunları sinema ile biraz ilgilenen herkes biliyor. Onunla söyleşi yapacaksak, sadece röportaj için gelenlerden farklı olarak, hep yaptığımız gibi sohbet ortamında olsun ne olacaksa diye düşündük. Çünkü röportaj için gelenler sadece sineması ile ilgilendiler. Biz onun edebiyatla da ilgili olduğunu bildiğimizden konuyu bu merkezde tutmaya çalıştık.

Sinemayla ne yapmak istemiyorsun abi?

Sinemayla “bayağı sinema” yapmak istemiyorum. Her şeyin bayağısı olur; bayağı insan, bayağı kalem, bayağı çanta, bayağı boya, bayağı resim… Alçalmak istemiyorum hiçbir zaman. Hiçbir zaman insan avlamak amacıyla sinema yapmak istemiyorum. Kitleleri avlamak istemiyorum, bayağılaşarak.

Peki bu güne kadar Türk Sineması bunu başaramadı mı? Ya da çok mu azınlıkta kalıyor?

Azınlıkta kalıyor maalesef. Türk Sinemasının namusunu yeni yeni Türk sineması yönetmenleri kurtardı.

Devamını oku »

ETİKETLER

Hakkımda

There is something about me..

Twitter

    Fotoğraflar

    panorama1453fetih (1)panorama1453fetih (10)panorama1453fetih (11)panorama1453fetih (12)