2011 seçimlerine iki aydan az bir süre kaldı. Bu iki aylık süre içerisinde ve seçimden sonraki bir aylık dönem süresince Türkiye’nin en önemli, en çok tartışılan genel seçimler olacağı aşikâr. Bu 2 aylık süre içerisinde partilerin oy oranlarını arttırmak ve iktidar koltuğuna oturabilmeleri için geriye dönerek icraatlarını anlatmaları ve geçmişin şahitliğine başvurmaları gerekiyor.
Son günlerin popüler tartışma konularından biri milletvekilleri tercihleri. Milletvekili adayı olan şahısların partinin siyasi geleneği ve çizgisine olan yakınlığı, aday oldukları bölgenin iç dinamiklerine ve sorunlarına aşinalıkları, gerekli olan liyakat ve tecrübenin ne derece adayda bulunduğu, seçmenin sıklıkla sorduğu konular arasında.
Seçimlerden sonraki tartışmaların odak noktasını ise hazırlanmasına kesin gözüyle bakılan yeni anayasa yani ‘Sivil Anayasa’ oluşturacak. Bu sivil anayasanın neye göre ve nasıl hazırlanacağı, sınırlarının nereden geçeceği, hazırlanan anayasanın memnun ve gayri memnun kişi ve kurumlarca nasıl değerlendirileceği şimdiden önemli bir merak konusu.
Evet geriye dönerek geçmişi anlatmak gerekiyor. İşte burada Türkiye’nin Demokrasiye doğru attığı ilk adımı olan ilk anayasa Kanun-ı Esasî’nin mahiyetini, ilk meclisi yani Meb’ûsan Meclisini ve halkın vekillerinin nasıl ve hangi kriterlere göre seçildiklerini kısaca anlatmak gerekiyor. Aşağıdaki yazı günümüzün en çok tartışılan kurumlarının ilk hallerinin ve mahiyetlerinin anlatıldığı bir yazı olduğundan sizlerle paylaşıyorum:
23 Aralık 1876’da Osmanlı İmparatorluğu artık “Anayasal Monarşi” oldu ve 1922’de saltanatın kaldırılmasına kadar olan süre içerisindeki son 46 yılını bu rejimle tamamladı. Hamidiyye dönemi için anayasal monarşi veya “Meşrutiyet dönemi” terimlerinin kullanmak gerekmektedir. Bu durum her şeyden önce Kanun-ı Esasî’nin lafzıyla ve bazı temel kurumlarının yürürlükte olmasıyla, imparatorluk coğrafyası içerisinde otonom bölgelerde ve bazı cemaatlerin yönetiminde parlamenter rejimin süregitmesiyle yakından ilgilidir. Nihayet Hamidiyye döneminde yöneticilerin tepkisi ve oluşan kamuoyu niteliğini de göz önüne almak zorundayız. 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı toplumunda Sultan Hamid idaresini hatta daha despotik bir düzeni “istibdad” diye olumsuz bir terimle betimlemek, sansür veya mutlakiyetçi yönetimden şikâyet etmek, yaygın rastlanılan bir olay değilken Hamidiyye döneminde istibdad sözü bir rejim eleştirisi olarak kullanılmaktadır. Yani Osmanlı toplumu belirgin bir şekilde siyasal gelişme göstermektedir.
Devamını oku »