Müverrih

Tarih, kültür-sanat ve edebiyat notları

"Derkenar" etiketi için arşiv

Dergiler içinde en çok okuduğum edebiyat dergileridir. Ayrı bir dünya açar. Sevdiğim şairlerin dizelerini okumak, şairle bir çay evinde oturup bir bardak çay içmişim gibi hissettirir bana. Ya da bir hikâyecinin satırlarını okurken, beraber uzun bir yolcuğa çıkmış gibi dertlerimiz yakîn oluverir.

Derkenar edebiyat dergisini 21 sayı yayınlamış biri olarak, edebiyat dergisi yayıncılığının kültür hayatımız içinde çok önemli bir boşluğu doldurduğunu söylemeliyim. Sadece yayınlanan şiirleri, hikâyeleriyle değil oluşturduğu okur-yazar ortamıyla, fikriyatıyla etrafında görünmez bir hâle oluşturur. Bu fikriyat, atmosfer insanı birçok şey üzerine düşünmeye sevkeder: insan, tarih, alem, zaman… Yayınlanmakta olan edebiyat dergilerine bir okur olarak bu anlamda dahil olamadım bir türlü. Belki de insan “edebiyat” dışında başka bir duruş arıyor.

İtibar dergisi, işte bu duruşu ortaya koyabilecek bir edebiyat dergisi olarak yayın hayatına bir hafta kadar sonra başlıyor. İki ayda bir yayınlanacak derginin mutfağında Kırklar, Derkenar ekibinden arkadaşlar var. Şiirleriyle, hikâyeleriyle yine o keyifli dergimize kavuşacağız. Yeni bir başlangıç ama geçmişi olan bir birlikteliğin dergisi olarak yayın hayatına başlayacak. İstanbul’da olmadığım için hazırlık çalışmalarını dışardan takip ediyordum. Çok uzun ve güzel bir hazırlık yapıldığını söyleyebilirim. 1 Ekim‘i heyacanla bekliyoruz.

Devamını oku »

TYB İstanbul Şubesi’nde “Son İyi Şeyler-Edebiyat Okumaları” devam ediyor.

Şair-yazar Hüseyin Akın tarafından her ay düzenli olarak yürütülen Edebiyat Okumaları’nda Mayıs ayı konuğumuz şair İbrahim Tenekeci.

21 Mayıs Cumartesi günü saat 17.00′de başlayacak etkinlikte, Hüseyin Akın ve İbrahim Tenekeci şiir üzerine samimi bir söyleşi gerçekleştirecekler. Aynı zamanda bir dertleşme olarak da nitelendirilebilecek söyleşide Tenekeci, dinleyicilerin sorularını da cevaplayacak.

İbrahim Tenekeci:

1 Eylül 1970 yılında Kastamonu ili Taşköprü ilçesinde doğdu. Lise eğitimini yarıda bırakıp edebiyata yöneldi. Bir dönem kitapçılık yaptı.

İlk şiiri 1988 yılında yayınlandı. Sonrasında ağırlıklı olarak Dergâh, Kırklar, Derkenar, Merdiven, Endülüs, Kardelen, Düş Çınarı ve Kaşgar dergilerinde göründü. 1998 – 99 yılları arasında Sağduyu gazetesinde kültür sanat editörü ve köşe yazarı olarak çalıştı.

Devamını oku »

2004-2008 yılları arasında yayınlanan Derkenar dergisinin tüm sayılarının PDF dosyalarını nihayet oluşturmayı başardım. Dergi formatında okunabilmesi için de Issuu.com adlı internet sitesine aktardım.

İlk 18 sayı QuarkXpress ile tasarlandığından, neredeyse her sayıda büyük yazı tipi bozulmaları olmuş. Bazılarını tek tek, bazı bölümleri ise bozuk yazı tipini ona yakın görünümdeki başka bir yazı tipiyle değiştirerek düzelttim. Buna rağmen söz konusu ilk 18 sayının belki bir iki yerinde Türkçe karakterlerde bozulmalar gözden kaçmış olabilir. Son üç sayı ise Indesign ile tasarlandığından hiçbir font problemi olmadı.

İnternet üzerinden dergi okumak nasıl olur, nasıl olacak bilemiyorum, ama en azından arşivi eksiksiz olarak erişime açmış oldum. Öte yandan bu kadar zahmete rağmen Derkenar’ın mazide kalan sayılarını bekleyen binlerce insan olmadığını da biliyorum. Benim derdim, bir kişi bile “dergilere bir bakayım” deyip bakmak istediğinde ulaşılabilir olmasıydı.

Dergide yazısı yayınlanan, dergiye büyük emekler veren arkadaşlar için her sayının hatırası yeniden yeniden canlanacaktır. Okurlarımız için de güzel bir nostalji olacaktır.

Devamını oku »

Türkiye’deki dergicilik tarihini gözler önüne seren, edebiyattan sanata, tasavvuftan tarihe kadar geniş bir yelpazedeki yayını, bir bütün halinde izlenime sunan ”1. Türkiye Dergi Fuarı” ziyaretçilerin ilgisini bekliyor.

Türkiye Dergi Editörü ve Yayın Yönetmenleri Birliği’nce, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Kültür Merkezi’nde açılan fuarın organizatörlerinden Mahmut Bıyıklı, ”1. Türkiye Dergi Fuarı’‘nın bu yıl Türkiye’de ilk kez gerçekleştirildiğini, kitap fuarlarına aşina olan okurların bu fuarda, yayın hayatına devam eden 40′a yakın derginin faaliyetleri, editörleri, yazarlarıyla 4 gün boyunca bir araya geleceğini ifade etti. Türkiye’de okumayla ilgili bütün alanlarda olduğu gibi dergicilik sektöründe de bazı sıkıntıların yaşandığını anlatan Bıyıklı, ”Dergilerde öncelikli olarak dağıtım sıkıntısı var. Dergiler okuruna ulaşamıyor, bayilere gidemiyor, bazı şehirlerde kitapevlerine gitme problemi oluyor. Dergiler gittiği zaman geri dönüşü ya da mali olarak paylaşım sağlıklı olarak yerine getirilemiyor. Ayrıca dergilerin içerik, personel, kurumsallaşma ve tanıtım sorunlarıyla ilgili birçok sorunu var” dedi.

Bu fuarda 4 gün boyunca dergilerin temel meselelerine de eğileceklerini ve çözüm yollarını araştıracaklarını ifade eden Bıyıklı, şunları kaydetti: ”Birçok dergi çıkıyor, gazetelerin kültür sayfalarında, televizyonların kültür bölümlerinde kendilerine yer bulamıyorlar. Kapalı bir alanda çıkıp, kapalı bir devre halinde okuyucuya ulaşıyorlar ya da ulaşamıyorlar, kapanıyorlar. Türkiye’deki reklam pastasının hiçbir zaman büyük bir kısmını dergiler almamış. Genel alanda bir paylaşım yaptığımızda, çok küçük bir rakam dergi reklam alanında kendisini bulmuş. İçerik ve görsel anlamda, değişen bir zaman var, akan bir hayat var. Bu akan hayatın canlılığı, zamanın renkliliği dergilere tam yansımıyor. Editoryal zihnin daha gelişmesi, çağa uygun dergiler çıkarması adına fikir birliktelikleri oluyor. İçerikteki yenilik, görsel tasarımdaki uzmanlık da her geçen gün değişiyor.”

Mahmut Bıyıklı, bu tür sorunların zamanla aşılabileceğini, ancak dergiye, yayın dünyasına yön verecek ilgililerin daha fazla kafa yorması ve çözümler üretmesi gerektiğini ifade etti.

Devamını oku »

Onur Ünlü, nam-ı diğer şairlik adıyla Ah Muhsin Ünlü ile Derkenar dergisinin Kasım 2005 sayısı için Furkan Çalışkan’ın yaptığı söyleşiyi tekrar yayınlıyorum.

Kitapta sizi tanıtan paragrafta, 22 Haziran 1993 günü akşamı, saat altıya çeyrek kala şiire başladığınız yazıyor. Şiire başladığınız zaman koşullar nelerdi; yeniden başlamak için beklediğiniz koşullar neler?

Ben öğrenciydim o zaman üniversitede. Meraklı da bir öğrenciydim. Yani çok okuyordum, düşünüyordum filan. Küçüklüğümden beri şiire karşı ekstra bir ilgim yoktu. Kitabın başında bir şiir var, uydurma kelimelerle yazılmış. O şiir işte o tarihte altıya çeyrek kala geldi olduğu gibi. Ben de onu yazdım. O zaman Şizofrengi diye bir dergi çıkıyordu İstanbul’da. Benim arkadaşlarım üzerinden bağlantım vardı dergiyle. Ben şiiri oraya gönderdim. Onlar bastılar. Aha dedim. Sonra yeni şeyler yazmaya başladım. Ondan sonra işte o içimden çıkan şeyleri şiire doğru yönlendirdim. Şiir benim galiba tabiatıma, fıtratıma daha uygun bir şey.  Daha az derli toplu, daha rahat diğer türlere göre. Gizli bir disiplin gerektirmekle birlikte şiirin yazılma koşulları, şiiri arama koşulları çok fazla disiplinli olmayı gerektirmiyor. Ama yakaladıktan sonra üzerine gitmek, bir şiiri alıp yapmak, bitirmek ciddi bir disiplin ve çalışma işi hepimizin bildiği gibi… Ama şiiri ararkenki sürecin serseriliği bana daha uygun geldi herhalde.

Bir şey dikkatimi çekti bu kitapta, iyi bir şair olmanın yolu şiirinde kendi dilini yaratmaktan geçer. Siz bu kitapta onu yakalamışsınız. Özel bir çaba mıydı, yoksa zaten böyle mi geldi?

O biraz şanstı galiba. Belli bir şey yakaladım. Büyük bir farklılık olduğunu fark ettim ve onun üzerine gittim.

Ben şiir yazdığım süre boyunca, özellikle benim yaşıtım olan şairlerin şiirlerine baktım, onları çok okudum, çok aradım, çok çok dergi takip ettim. Çok deliklere girdim çıktım. Şöyle bir şey gördüm: ya onlar yanlış yapıyor ya ben yanlış yapıyorum. Benim yazdığım şeyle onların yazdığı şey arasında fark var.  Ama onlar çok kalabalıklar. Demek ki ben yanlış yapıyorum!… Sonunda yanlışsa da yanlış deyip o farkın üzerine gittim. Ve açıkçası biraz da şanslıydım. Allah yardım etti herhalde o farklılığı bulmakta, onun üzerine gitmekte. Kendi dilimi bulmak konusunda çok fazla zorlanmadım.

Devamını oku »

İskender Pala ile yaptığım ve Derkenar dergisinin ilk sayısında (Ocak 2004) yayınlanan söyleşiyi yeniden yayınlıyorum. Bazı soru-cevapların güncelliği kaybolmuş olsa da Pala, önemli görüşler beyan ediyor. Öte yandan, bu söyleşinin yayınlandığı tarihten bu güne şiirin, şairin ne olup olmadığı konusundaki anlayışımın değiştiğini ifade etmek isterim.

Prof. Dr. İskender Pala ile Divan edebiyatı, şiirin geçmiş ve bugünü, şairin vasıfları, okumama alışkanlığımız, edebiyat dünyamızın ve Türk dilinin geleceği üzerine hoş bir söyleşi yaptık. Önemli konuları konuşunca da hayli uzun bir söyleşi çıktı ortaya. Her kelimesini bütünden bir parça gördüğüm için olduğu gibi yayınlıyoruz.

Divan edebiyatını sevdiren adam olarak tanınıyorsunuz. Bu ifade ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Evet, bana böyle söylüyorlar: Divan şiirini sevdiren adam. Doğrusu ben Divan şiirini sevdirmek gibi bir gaye ile yola çıkmadım, hiçbir zaman! Divan şiirini tanıtmak için yola çıktım. Fakat, Divan şiirini tanıyan herkes seviyor. Onun için Divan şiirini tanıtmaktan kendimi yükümlü buluyorum. Tanıyan insanlar sevdiği için böyle bir lakap takmışlar bana. Uzun zamandır böyle söylenir. Ben hep bundan gurur duyuyorum. Yani, kaç kula nasip olur böyle bir şey. Allah bana lütfetti diyorum.

Devamını oku »

Önemli şairlerimizden Haydar Ergülen ile 2005 yılında Derkenar dergisi için yaptığım söyleşiyi önemine binaen tekrar yayınlıyorum.

İlk şiir kitabınız “Karşılığını Bulamamış Sorular” 1981 yılında yayınlanınca siz birden ’80 kuşağı diye tabir edilen döneme dahil edildiniz? Hatta sonra bu kuşağın temsilcisi, şefi, muhtarı ilan edildiniz? Tüm bu yakıştırmalara katılmadığınızı biliyorum ancak şunu merak ediyorum, Haydar Ergülen kendini hangi dönemin şairi olarak görüyor? Yoksa bir dönemsel sınırlama yapmıyor musunuz?

Dönemsel sınırla yapmıyorum. Kendimi gelenekle bugün arasında bir yerde görüyorum. Ne çok eski bir şair ne yeni bir şair olarak görüyorum. Hatta daha çok eskiye bağlı olduğumu düşünüyorum. Bu çok eski bir şiir yazdığım anlamına gelmiyor ama bağlandığım kaynaklar bizim eski şiirimiz. Yani gerek Cumhuriyet dönemi gerek öncesi şiirimiz. Eğer çok gerekiyorsa, zorlama olmayacaksa da seksenli yılların şairiyim. Çünkü yetmişli yılların sonunda yazmaya başladım. Yetmiş yedi, yetmiş sekiz senesinde ilk şiirim yayınlandı ama benim de birçok arkadaşım gibi ilk kitabımın çıkması seksenli yıllara rastlar. Seksenli yıllar şairi olarak adlandırıldık. Bunun benim için bir anlamı, bir önemi yok. Ama yeter ki insanlar bunun üzerinden kalkarak bunu kötüleme yoluna gitmesinler. Yani bunda kötülenecek, abartılacak bir şey yok.

70’li yıllarda slogan şiirleri yazılırken 80’lerde bunun ortadan kalktığını, hakim olan şiir sesinin slogandan uzak, slogan atmak yerine “politik” değerleri sadece fısıldayan bir hal aldığını görüyoruz. Böyle bir değişimi, bir anlık bir kırılmaya, bir darbeye mi bağlıyorsunuz yoksa gelenekten gelen farklı bir açılım mı yakaladı seksen şairi?

Tabii önce Lazın dediği gibi; “Sessuzluk oldu.” Çünkü o dönemdeki büyük bir kırılmaydı. Sadece Türkiye’nin siyasi hayatı bakımından değil dünyanın geleceği bakımından da çok büyük bir kırılma yaşandı. Neredeyse tüm dünya ters düz oldu. Bugün sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Bunu sadece Türkiye’deki bir askeri darbeye bağlamak mümkün değil. Aynı zamanda dünya sosyalist sistemi dediğimiz sistem de çöktü. İkisi beraber aynı yıllarda olduğu için seksenli yıllar bir bakıma, Türkiye’de seksenli yıllar öncesini yaşayan insanlar için bir milattır. Sonra işte hepimiz evimize döndük. Ben bunu sık sık söylerim. Şiire döndük. Bazı arkadaşlarımız ne yazık ki evine dönemediler. Kimi öldü, kimi hapishanelerde kaldı, kimi yurtdışına çıktı. Biz şanslıydık, hiç değilse eve dönebildik. Yani şiire dönebildik. Döndüğümüz yerde de yalnız olmadığımızı gördük. Seksen öncesinde birlikte olamadığımız insanlarla aynı evi paylaşmaya başladık. Daha doğrusu aynı apartmanı paylaşmaya başladık. Odalarımız farklıydı ama… Dediğim gibi bir siyasi kırılma mutlaka var. Fakat şiirin dilinde de, imgesinde de bir kırılma oldu. Ben yetmişli yıllar şiirini sadece slogan şiir olarak değerlendirmiyorum. Bazen de demek ki dönemin ihtiyacı olan şiir oymuş diye düşünüyorum. Yetmişli yıllar derken bunu sadece slogan şiire indirgeyemeyiz. Türk şiirlerinin çok iyi şairleri Mehmet Taner, Cahit Zarifoğlu… Başka birçok şaire kadar o dönemin, sadece o dönemin de değil, Türk şiirinin iyi şairleri çıktı. Ama egemen olan şiir slogan şiir. Fakat sonra o arkadaşların da bir kısmı yazmaya devam ettiler. Seksenli yıllar, aslında sadece seksenli yıllarda yazan şairlere değil, bence daha önceki kuşaktan yazan şairlere de bir imkân sundu. İster buna İslami kesim diyelim ister laik kesim diyelim kabaca, bunları sevmiyorum ama tarif için, hem onlara bir buluşma sağladı hem de daha önceki yetmişli kuşak olsun, başka kuşaktan şairler olsun onlara imkân sağladı diye düşünüyorum. Pek çok şair de o dönemde okundu diye düşünüyorum. Sina Akyol yetmişli yılların şairidir. Benim arkadaşım. Sina seksenli yıllardan sonra daha çok okunmaya başladı. Güven Turan altmışlı yılların şairidir. Hulki Aktunç seksenli yıllar… Şiirin insanın ana yurdu olduğu ortaya çıktı. İnsanlar o darbenin etkisinden sonra oraya sığındılar. İlk sığındıkları şey şiir oldu.

Devamını oku »

ETİKETLER

Hakkımda

There is something about me..

Twitter

    Fotoğraflar

    panorama1453fetih (1)panorama1453fetih (10)panorama1453fetih (11)panorama1453fetih (12)