Müverrih

Tarih, kültür-sanat ve edebiyat notları

Nisan 2011 için arşiv

2011 seçimlerine iki aydan az bir süre kaldı. Bu iki aylık süre içerisinde ve seçimden sonraki bir aylık dönem süresince Türkiye’nin en önemli, en çok tartışılan genel seçimler olacağı aşikâr. Bu 2 aylık süre içerisinde partilerin oy oranlarını arttırmak ve iktidar koltuğuna oturabilmeleri için geriye dönerek icraatlarını anlatmaları ve geçmişin şahitliğine başvurmaları gerekiyor.

Son günlerin popüler tartışma konularından biri milletvekilleri tercihleri. Milletvekili adayı olan şahısların partinin siyasi geleneği ve çizgisine olan yakınlığı, aday oldukları bölgenin iç dinamiklerine ve sorunlarına aşinalıkları, gerekli olan liyakat ve tecrübenin ne derece adayda bulunduğu, seçmenin sıklıkla sorduğu konular arasında.

Seçimlerden sonraki tartışmaların odak noktasını ise hazırlanmasına kesin gözüyle bakılan yeni anayasa yani ‘Sivil Anayasa’ oluşturacak. Bu sivil anayasanın neye göre ve nasıl hazırlanacağı, sınırlarının nereden geçeceği, hazırlanan anayasanın memnun ve gayri memnun kişi ve kurumlarca nasıl değerlendirileceği şimdiden önemli bir merak konusu.

Evet geriye dönerek geçmişi anlatmak gerekiyor. İşte burada Türkiye’nin Demokrasiye doğru attığı ilk adımı olan ilk anayasa Kanun-ı Esasî’nin mahiyetini, ilk meclisi yani Meb’ûsan Meclisini ve halkın vekillerinin nasıl ve hangi kriterlere göre seçildiklerini kısaca anlatmak gerekiyor. Aşağıdaki yazı günümüzün en çok tartışılan kurumlarının ilk hallerinin ve mahiyetlerinin anlatıldığı bir yazı olduğundan sizlerle paylaşıyorum:

23 Aralık 1876’da Osmanlı İmparatorluğu artık “Anayasal Monarşi” oldu ve 1922’de saltanatın kaldırılmasına kadar olan süre içerisindeki son 46 yılını bu rejimle tamamladı. Hamidiyye dönemi için anayasal monarşi veya “Meşrutiyet dönemi” terimlerinin kullanmak gerekmektedir. Bu durum her şeyden önce Kanun-ı Esasî’nin lafzıyla ve bazı temel kurumlarının yürürlükte olmasıyla, imparatorluk coğrafyası içerisinde otonom bölgelerde ve bazı cemaatlerin yönetiminde parlamenter rejimin süregitmesiyle yakından ilgilidir. Nihayet Hamidiyye döneminde yöneticilerin tepkisi ve oluşan kamuoyu niteliğini de göz önüne almak zorundayız. 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı toplumunda Sultan Hamid idaresini hatta daha despotik bir düzeni “istibdad” diye olumsuz bir terimle betimlemek, sansür veya mutlakiyetçi yönetimden şikâyet etmek, yaygın rastlanılan bir olay değilken Hamidiyye döneminde istibdad sözü bir rejim eleştirisi olarak kullanılmaktadır. Yani Osmanlı toplumu belirgin bir şekilde siyasal gelişme göstermektedir.

Devamını oku »

XI. yy. Türk tarihinin en büyük dönüm noktalarından biri sayılır. Zira bu zamana gelinceye kadar Orta Asya’dan batıya doğru gelişen Türk fütuhat geleneği, yedi yüzyıl boyunca hep Hazar ve Karadeniz’in kuzeyindeki Bozkırları takip ederek Tuna havzasına ulaşmıştı. Ancak Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğru fütuhatlar yapan bu Türk kavimlerden bilhassa Hunlar, Sabarlar, Derbent üzerinden ön Asya’ya girerek Azerbaycan ve daha sonrada Anadolu’ya doğru harekete geçip Anadolu’yu ellerinde tutmaya çalışacaklardır. Tarihte bu süreçle başlayan Anadolu yönlü Türk hareketleri zamanla çoğalmış ve Selçuklular’ın katkılarıyla da Anadolu Türkleşmeye başlamıştır. Bu noktada önemli bir etki de Türkmenlerdir (Oğuzlar). Oğuzlar genelde göçebe bir hayat tarzı yaşamalarına rağmen kendi aralarında siyasi ve sosyal bir yapılanma içindeydiler. Oğuz kelimesi kabileler, kabileler birliği anlamına gelmektedir. Oğuzlar Üç-Ok ve Boz-Ok Olarak iki ana gruba ayrılıp bunlarda kendi aralarında gruplara ayrılır. X. Yüzyıl ortalarından sonra Oğuzlarının önemli bir kısmının yurtlarından göç etme sürencine girdikleri görülür. Bu göç etmede iç siyasi çekişmeler ve kuzeydeki Kıpçakların baskısı ile yer darlığı ve yaylak mahallerinin kifayetsizliğinin rol oynadığı anlaşılıyor. Bu göç edenlerden bir grup, Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru muhaceret etti. Bunlar tarihi kaynaklarda Uz Adıyla geçmektedir. Diğer önemli bir grup ise güneyde Oğuzların bir uç şehri durumunda olan Cend’e gelmişti bu bölgeye gelen oğuzların liderliğini ise Kınık boyuna mensup bulunan ve oğuz Yabgu devletinde subaşı (ordu kumandanı) olan Selçuk Bey yapmaktaydı. Oğuzların Cend’e gelmesi, yeni bir dönemin başlangıca oldu. Oğuzlar burada İslamiyet’i bir din olarak Kabul ettiler. İslamiyeti kabul eden bu Oğuzlara, İslamiyet’e girmeden önce muhtelif Türk kavimleri arasında siyasi bir tabir olarak kullanıldığı anlaşılan Türkmen denilmeye başlandı. Anadolu’nun Türkleşme sürecinde önemli bir yeri olan Türkmenler Anadolu da Selçuklu hareketinin başlamasıyla beraber önemli bir misyon yüklenmişlerdir. Bu misyon ise Anadolu’nun Türkleştirilmesi görevidir.  Tarihsel süreçte bu şekilde Anadolu’ya girmeye başlayan Türkmenler zamanla Anadolu’nun yerli inanç sistemlerinden etkilenmeye başlamışlardır. Yerli Anadolu kültürünün yanında İslamiyet’ten de bazı ritüelleri Türk kültürü içine sokarak bugünkü yerleşik Anadolu kültürünün önemli bir noktasını oluşturacak Anadolu Aleviliğinin ve Tahtacıların temelleri atılmıştır.

Devamını oku »

Yer yüzünde beş duyuya hitap eden başka bir yer var mıdır? Yeşilin her tonu hitap eder ilk önce insanın gözlerine. İznik çinisinin büyüleyici kırmızısını da unutmamalı… Derken ayrıştıramadığınız, bir biri içine geçmiş, nev-i şahsına münhasır lezzetlere ait kokular gelir burnunuza. Bir de bu lezzetleri tattığınızda, damağınız şenlendi gitti…

Yemeğinizi bitirmeden bir uğultu işitirsiniz Bursa’da. İpek böcekleri olsa gerek… Bu mucizevi böceklerin kozasıyla üretilen ipeklerse dokunma hissinizi tatmin eder ve o an ünlü İngiliz yazar Robert Walsh’ın yanıldığını anlarsınız. Walsh: “Doğa, Bursa’yı sanki Türkler için yaratmış” ifadesini kullanır. Oysa ki Bursa, tüm biriktirdikleriyle insanlığa armağan edilmiş bir şehirdir…

O kadar çok “hoş geldin” diyen bulunur ki bu şehirde, hangisine ilk önce cevap vereceğini bilemez insan. Bir yanda kent fatihi Orhan Gazi bekler sizi, öte yandan onun torununun yaptırdığı Ulu Camii’nin gizemleri çağırır. Şehrin kalesini düşündüğünüzde ise 2200 yıl önce kente ismini veren Prusias takılır zihinlere… Zeus’un Olimpos’tan gelen selamını da unutmamalı.

Zeus’un evi, Olimpos Dağı’nın eteklerine kurulmuş bu kent, binlerce yıllık birikimi saklamaktadır belleğinde. Ve o kadar cömerttir ki Bursa, tüm biriktirdiklerini sunar meraklılarının önüne.

Binlerce yıl önce başlar bu bilge kentin öyküsü.

KENTİN BELLEĞİNE YOLCULUK

İsa’dan yüzyıllar önceydi. Mudanya, İznik derken keşfedildi Bursa’nın kent potansiyeli. Derken Bitinya Krallığı ile değişir bu bilge kentin kaderi.

Heredot’a göre Asya’ya göçen Trak’ların aldığı isimdi, Bitinyalılar. Bugünkü Bursa, Bilecik, İznik, Yalova ve Bolu’yu içine alan havzaya yerleşmişti bu Batı’dan gelen kavim.

Devamını oku »

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan ”Türkiye’nin Okuma Kültürü Haritası” sonuçları Ankara Cer Modern Sanatlar Merkezi’nde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da katıldığı basın toplantısıyla açıklandı.

Türk halkının kitap okumayla ilgili alışkanlıklarına ilişkin pek çok verinin ortaya çıktığı araştırma, Türkiye’deki okur profili ve eğilimleri, bilgiye erişimde dolaylı veya dolaysız karşılaşılan sorunların giderilmesine ilişkin çözüm yollarının saptanması, ilgili kurum ve kişilere önerilerde bulunulması, toplumdaki kütüphane algısının belirlenmesi amacıyla hazırlandı.

Türkiye’yi temsil niteliği olan 26 ilde 6212 kişiyle görüşülen araştırma sonuçlarına göre; Türkiye’de yılda ortalama 7.2 kitap okunuyor. 7-14 yaş grubu bireyler yılda 12 kitap okurken, yaşamının büyük bir kısmını büyükşehirde geçirenler yılda ortalama 7.7 kitap okuyor.

Devamını oku »

Osmanlı Klasik Çağında Hanedan, Devlet ve Toplum

Osmanlı Klasik Çağı serisi tamamlandı: Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, Osmanlı Klasik Çağında Savaş ve şimdi Osmanlı Klasik Çağında Hanedan, Devlet ve Toplum kitabıyla Prof. Dr. Feridun Emecen, Osmanlı’nın beylikten imparatorluğa dönüştüğü zamanı, Klasik Çağ’ı tüm yönleriyle inceliyor.

İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü, Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Feridun Emecen kitapta; cihanşümul imparatorluk telakkisinin vazgeçilmez unsuru olarak görülüp kudsi bir yere oturtulan “hanedan”; onun işleyiş mekanizmalarını oluşturan “devlet” ve nihayet bunların hep birlikte vücudunun gerçek sebebi ve ana dayanak noktasını teşkil eden “toplum” yapısıyla ilgili detaylı bilgiler sunuyor okuruna. Osmanlı hanedanın niteliği, teşkilat ve bürokrasi tarihi yanında sosyal tarihe ve toplum yapısına yönelik merak edilen soruların cevapları bu kitapta. İlk bölümde Hanedan başlığı altında Osmanlı ailesinin tebaası tarafından nasıl algılanmış olduğuna ve vazgeçilmezliğinin hangi çerçevede değerlendirilebileceği, hanedan mensubu olarak tahta aday şehzadelerin yetişme süreci ele alınırken, ikinci bölümde Devlet başlığı altında ise Osmanlı bürokrasisinin işleyiş mekanizmalarının ürünü olan kaynak serilerinin tanıtımı (mühimme, ahkâm defterleri, katip rumuzları) ve bunlara dayalı yorumları içeriyor. Yine bu bölümde Osmanlı merkezi bürokrasisinin çıkılan seferler sırasında nasıl “seyyar” hale geldiğini inceleyen, hangi tür defterlerin götürüldüğünü ortaya koyan makale de yer almakta.

Devamını oku »

Osmanlı tarihinin en şanlı denizcileriden Barbaros Hayreddin Paşa, hayatı ve faaliyetleriyle yeteri kadar tanınmıyor.

Daha iyi tanınması için bu hafta sonu gerçekleştirilecek panelde Barbaros’un faaliyetleri ve Osmanlı denizciliği açısından önemi vurgulanacak.

16 Nisan 2011 Cumartesi günü Tarık Zafer Kültür Merkezi’nde 14:00′de başlayacak panele tüm tarih severler, tarih öğrencileri ve ilgilileri davetlidir.

Oturum Başkanı
Prof. Dr. İdris BOSTAN

Konuşmacılar
Prof. Dr. Abdülkadir ÖZCAN
Doç.Dr. Ali Fuat ÖRENÇ
Dr. Yusuf AYDIN
Mehmet MAZAK

16 Nisan 2011 Cumartesi
Saat: 14.00
Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi

Ortadoğu’nun siyasi sahnesinde oyuncu olmanın yükümlülüğü ağırdır. Bu bölgeyi elde etmek isteyen her güç hem siyasi, askeri, ekonomik yönde güçlü olmalı hem de coğrafyanın dayattığı bir takım demografik yasalara uymak zorundadır. Nitekim her siyasi teşekkül inhitata girdiği vakit güçsüzlüğünün bedelini kanlı bir şekilde öder. Zira Tarih boyunca önemini hiç yitirmeyen bu bölge, büyük güçlerin mücadele alanı olmuş ve bu nedenle sıkça siyasi çehresini değiştirmiştir.

İslamiyet’in zuhuruyla beraber Ortadoğu, tarihindeki en büyük değişimleri yaşar. Hulafa-i Raşiddin ve Emeviler tarafından yürütülen ve kısa sürede dünyanın birçok yerini ele geçiren fetih dalgasıyla beraber, farklı renk ve ırktan birçok insan tek çatı altında toplanacaktır. Emeviler’i 750 yılında devirerek yerine geçen Abbasi hanedanı, X. Asrın ortalarına doğru bir duraklama devrine girecek ve Şii Büveyhoğulları tarafından baskı altında tutulacaklardır. IX. Asrın ortalarına doğru İslamiyet’e geçen Türk kavimleri tarafından kurulan Türk-İslam devletleri, İslam dünyasına yeni bir soluk getirerek günümüze dek sürecek bir dünya medeniyeti kurma becerisini göstereceklerdir. Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’a girip Abbasi halifesini Büveyhiler’in elinden kurtararak Sünni İslam dünyanın hükümdarlığını elde edecektir. Bu tarihten itibaren artık İslam dünyasının kontrolü Türklerin eline geçecek ve cihanşümul birçok devleti tarihe kazandıracaklardır. İşte bu devletlerden biri olan Harezmşahlar Devleti Moğolların şiddetli hücumları sonucunda yıkılacak, Celaleddin, on yıl müddetle, Moğollara karşı bir güç oluşturup hayatını bu davaya adayacaktır.

Devamını oku »

ETİKETLER

Hakkımda

There is something about me..

Twitter

    Fotoğraflar

    panorama1453fetih (1)panorama1453fetih (10)panorama1453fetih (11)panorama1453fetih (12)