Müverrih

Tarih, kültür-sanat ve edebiyat notları

Şubat 2011 için arşiv

Tarih bilgisi haricinde, hukuk, edebiyat, siyaset ve kültür-sanat konulardaki birikimi ile Türkiye’ de örneğine az rastlanır bir portre İlber Ortaylı. Özellikle katıldığı programlarda, bu birikimini aktarırken kullandığı rafine ve akıcı dil ile Türk tarihini halka tanıtıp sevdirmekle kalmayıp, tarihle ilgilenen akademisyenler içinde örnek teşkil eden bir sima olan İlber Ortaylı’ nın çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalar kitaplaştırılarak kaybedilmekten kurtuluyor. Altmış dört yılının birikimi olan bu konuşmaların kitaplaştırılmasındaki isabetin tarihe merakı olan kişilerin teveccühü sonucu yapılan baskıların adediyle de anlaşılabilir. Aşağıdaki bölümler İlber Ortaylı’nın konuşmalarından derlenen “Tarihimiz ve Biz” adlı kitabından alınmıştır:

Ciddi tarihçi çevrelerde “Türkçe öğrenilmeden tarih yapılmaz denir”. Türkçe bilmekse Osmanlıca belgeleri okuyabilmek demektir. Belge okuyamayan Türkçe biliyor kabul edilmez. Bilim aleminin gözünde Türkçe biliyor sayılabilmeniz için belgeleri okuyabilmeniz gerekir.

Kur’an-ı Kerim’in artistik, nesir, seciyeli nesir dediğimiz bir stili vardır. Türklerin Kur’an tercümesi sadece bir tercümedir; ilmi bakımdan doğrudur ama oradaki stil, oradaki lezzet yakalanmış değildir, öyle bir gayret yoktur. Halbuki Almanınkinde vardır. Yani Ruckert okuduğunuz zaman, onun Kur’an tercümesinde bu lezzeti yakalarsınız.

Çok hazin bir gerçek: Türkiye tarihinin teknik olarak yazımını, birtakım tezlerin teknik tenkidini yapanlar ecnebiler. Yani tarih eğitimlerini, tarihi bakış alışkanlıklarını tamamıyla bu çevrenin dışında edinmiş insanlar.

Türkiye’de İnönü Ansiklopedisi ve İslam Ansiklopedisi dışında gerçek anlamda ansiklopedi yoktur. Çoğu çok hızlı çevrilmiştir, telif edilirken vahim hatalar yapılmıştır. Dolayısıyla ansiklopedilere bakarak tez ileri süremezsiniz. Bizdeki ansiklopedileri daimi surette yabancı ansiklopedilerle karşılaştırmalı okuyacaksınız.

Türkiye’de bir aristokrasi bulamazsınız. Hele bu aristokrasiyi tasdik edecek, meşrulaştıracak bir kayıt sistemi suret-i katiyede mevzubahis değildir. Çünkü Türkiye’de böyle bir kurum yoktur.

Devamını oku »

Darren Aronofsky, sinema dilini son bir kaç yılda belirgin kılarak Hollywood yapımları arasından olabildiğince sıyrılarak, kendisine farklı bir konumda yer buldu.. Sinema serüveni çok eskilere dayanmasa da ilk uzun metrajlı, mütevazi bütçeli Pi (1998) adlı filmiyle izleyicilerin ve sinema sevdalılarının zihninde unutulmaz sahneleriyle yer edindi. Sinema hikayesine yeni başlayan bir yönetmenin üslubunun sağlamasını Requiem For A Dream (2000) filmiyle yapmış oldu. Belirgin olarak sinema dilini başarıyla 2010 yapımı Black Swan adlı filmiyle gerçekleştiren Aronofsky, alkışı sadece Oscar gecesinde değil, sinema salonlarında da hak ettiğini birkez daha göstermiş oldu.

Darren Aronofsky, neden diğer Amerikalı yönetmenlerden farklı? Sinema endüstrisine sadık bir köle olduğunu söyleyebilmek ya da modernist hayatın içinde boş lakırdılarla cebini doldurmaktan ziyade anlatmak istediği, Tanrıyla paylaşamayacağı hüzünleri olmasa da dünyada olup bitenlere kayıtsız kalmadığı ve bir derdinin olduğunu söyleyebiliriz. Sinema biyografisine baktığımızda anlatım tarzı ve konularıyla ön plana çıkan Aronofsky bağımsız bir yönetmen ve sizi koltuklarınıza esir edecek kadar iyi bir ilizyonisttir. Maximillian Cohen ile başlayan gösterisine, Nina ile şimdilik ara verse de hız kesmeden başka bir gösteride sinema tutkunlarını selamlayacaktır.

Devamını oku »

Doç. Dr. Zeynep Ertuğ hocamız Atatürk Kitaplığı konuşmaları çerçevesinde aylık toplantılarına devam ediyor. Bu ayki konuşmanın konusu “Saraydan Halka Törensel Yaşam ve İstanbul“. Osmanlı Sarayı’nda ve evlerinde gündelik hayatın bazı ayrıntılarının konu edileceği konuşmada Osmanlı toplumunun farklı bir yönüne keyifli bir yolculuk yapacaksınız.

Saraydan Halka Törensel Yaşam ve İstanbul
Doç. Dr. Zeynep ERTUĞ
Atatürk Kitaplığı
11 Şubat 2011
18:30

Türkiye’nin en çok okunan ve en çok tartışılan yazarı Orhan Pamuk son kitabı “Manzaradan Parçalar”da hayatı, edebi kariyeri, siyasi duruşu ve sanat hakkındaki görüşlerini okurlarıyla yakın bir dostla edilen samimi bir sohbet havası içerisinde paylaşıyor. Bir romancının her şeyi görebilen gözlerinden hayatı ve dünyayı daha kolay anlaşılabilir hale getiriyor. Kitapta, kalabalık bir aile içerisinde büyüyen bir çocuğun, kendisiyle beraber büyüyen ismiyle birlikte nasıl yalnızlaştığını, küçükken kıskandığı onun gibi olmak istediği babasına nasıl giderek benzediğini, kitaplarla olan çıkarcı ilişkisini, Orhan Pamuk’un İstanbul’unun tarihi ve güzelliğini, roman sanatına ve romancılara dair görüşlerini, Atatürk’ü, Tanpınar’ı, Dostoyevski’yi, yazdığı kitapların öncesi ve sonrasını, Türkiye’nin siyasi açmazları ve yazarların bu sıkıntılar karşısındaki duruşunu bulabilirsiniz. Olduğundan farklı tanınmak ve tanıtılmaktan yakınan Orhan Pamuk’u daha iyi tanıyabilmenize yardımcı olacak bu kitabı keyifle okumanızı dilerim. Aşağıda “Manzaradan Parçalar”dan parçalar size eşlik edecek.

“Elli dört yaşına kadarki hayatımı düşününce, bir masaya oturup durmadan mutluluk ve mutsuzlukla çalışan biri geliyor gözümün önüne. Kitaplarımı özenle, sabırla, iyi niyetle ve onlara hep inanarak yazdım. Başarı, ün, mesleki mutluluk… Bunlar kolay gelmedi. Şimdi kitaplarım elli beş dile çevriliyor, ama en çok ilk kitabımı Türkiye’ de yayınlatabilmek için uğraştım. Türkiye’ de ilk kitabım Cevdet Bey ve Oğullarının yayınlatabilmek için dört yıl yayıncı aradım. Yayınlanmamış romanlara verilen bir ödülü kazanmış olmasına rağmen.” (s. 12)

“İnsanın ölüm vaktinin gelmesi, kendisinin de buna tevekkülle inanması demek. Buna ise daha çok vakit var gibi geliyor bana. Çünkü bunu yazdığım 27 Nisan 2007’de elli dört yaşımda, kendi hayatımın yarısının çoktan geçtiğini biliyorum, ama otuz iki yıllık yazarlık hayatımın tam ortasında olduğuma da inanıyorum. Annemi ve diğer okurlarımı bir kere daha şaşırtacak kitaplar yazacağım bir otuz iki yıl daha olmalı önümde.” (s. 14)

Devamını oku »

Osmanlı deniz tarihi ile ilgili, kaynaklara ve özellikle arşive dayalı ilmî çalışmaların sayısı azdır. Mevcut çalışmalarda 15 ve 16. yüzyıllara oldukça yer verilmekle beraber, sınırlı sayıda araştırma 17. yüzyılı konu almıştır. Osmanlı Gerilemesi söyleminin yarattığı sisli atmosferin tesiriyle imparatorluğun kayıp yüzyılı haline gelen 18. yüzyıla ait çalışmalar ise genellikle III. Selim dönemine yoğunlaşmaktadır.

1701-1770 yılları arasında Osmanlı kalyonlarını konu alan ve büyük oranda arşiv vesikalarına dayanan bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, 18. yüzyılda Osmanlı donanmasındaki değişim ve dönüşüme dikkat çekilmiştir. İkinci ve üçüncü bölümde, donanmada kadırgadan kalyona geçilmesine karar veren devletin bu yeni savaş enstrümanı için gerekli malzemeleri kaliteli şekilde ve kendi imkânlarıyla nasıl ürettiği incelenmektedir. Son bölümde ise kalyonların deniz savaşlarına, personel ve mühimmatıyla nasıl hazır hale getirildiği ve bunun yanı sıra donanmanın savaş dışında ifa ettiği diğer görevler ele alınmaktadır.

Devamını oku »

ETİKETLER

Hakkımda

There is something about me..

Twitter

    Fotoğraflar

    panorama1453fetih (1)panorama1453fetih (10)panorama1453fetih (11)panorama1453fetih (12)