Onur Ünlü, nam-ı diğer şairlik adıyla Ah Muhsin Ünlü ile Derkenar dergisinin Kasım 2005 sayısı için Furkan Çalışkan’ın yaptığı söyleşiyi tekrar yayınlıyorum.
Kitapta sizi tanıtan paragrafta, 22 Haziran 1993 günü akşamı, saat altıya çeyrek kala şiire başladığınız yazıyor. Şiire başladığınız zaman koşullar nelerdi; yeniden başlamak için beklediğiniz koşullar neler?
Ben öğrenciydim o zaman üniversitede. Meraklı da bir öğrenciydim. Yani çok okuyordum, düşünüyordum filan. Küçüklüğümden beri şiire karşı ekstra bir ilgim yoktu. Kitabın başında bir şiir var, uydurma kelimelerle yazılmış. O şiir işte o tarihte altıya çeyrek kala geldi olduğu gibi. Ben de onu yazdım. O zaman Şizofrengi diye bir dergi çıkıyordu İstanbul’da. Benim arkadaşlarım üzerinden bağlantım vardı dergiyle. Ben şiiri oraya gönderdim. Onlar bastılar. Aha dedim. Sonra yeni şeyler yazmaya başladım. Ondan sonra işte o içimden çıkan şeyleri şiire doğru yönlendirdim. Şiir benim galiba tabiatıma, fıtratıma daha uygun bir şey. Daha az derli toplu, daha rahat diğer türlere göre. Gizli bir disiplin gerektirmekle birlikte şiirin yazılma koşulları, şiiri arama koşulları çok fazla disiplinli olmayı gerektirmiyor. Ama yakaladıktan sonra üzerine gitmek, bir şiiri alıp yapmak, bitirmek ciddi bir disiplin ve çalışma işi hepimizin bildiği gibi… Ama şiiri ararkenki sürecin serseriliği bana daha uygun geldi herhalde.
Bir şey dikkatimi çekti bu kitapta, iyi bir şair olmanın yolu şiirinde kendi dilini yaratmaktan geçer. Siz bu kitapta onu yakalamışsınız. Özel bir çaba mıydı, yoksa zaten böyle mi geldi?
O biraz şanstı galiba. Belli bir şey yakaladım. Büyük bir farklılık olduğunu fark ettim ve onun üzerine gittim.
Ben şiir yazdığım süre boyunca, özellikle benim yaşıtım olan şairlerin şiirlerine baktım, onları çok okudum, çok aradım, çok çok dergi takip ettim. Çok deliklere girdim çıktım. Şöyle bir şey gördüm: ya onlar yanlış yapıyor ya ben yanlış yapıyorum. Benim yazdığım şeyle onların yazdığı şey arasında fark var. Ama onlar çok kalabalıklar. Demek ki ben yanlış yapıyorum!… Sonunda yanlışsa da yanlış deyip o farkın üzerine gittim. Ve açıkçası biraz da şanslıydım. Allah yardım etti herhalde o farklılığı bulmakta, onun üzerine gitmekte. Kendi dilimi bulmak konusunda çok fazla zorlanmadım.
Yeni bulduğum sitelerden
İstanbul, Ermeni Olayları ve Yahudiler
Osmanlı Devleti’ne XVI. yüzyıl boyunca birçok elçilik heyeti gelmiştir. Özellikle Kanunî devrinde devletin Avrupa’da tam anlamıyla ilişkileri kontrol eder hale gelmesiyle beraber Avrupalı devletler ister istemez Osmanlı’yla dost görünmek zorunda kalmışlardır. Elçilik heyetlerini de bu amaca matuf göndermişlerdir.
2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, görkemli bir sergiye daha ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor…
Meseleyi bu kadar bekletmemin kendi açımdan tek bir açıklaması vardı, konunun gündemden uzaklaşması. Ciddi ve soylu meselelerin, günümüzde daha çok bir köşeyi dönmenin aracı olarak kullanılan köşe yazarlığının gündeminden çekildikten sonra ele alınmasında fayda var. Fayda var çünkü onların büyük bir kısmı, popülist bir gevşekliğin kollarında zırvalamaktadır. Tüketilecek şeyi aramanın ve bulunca onu nesneleştirmenin peşinde köşelerdir büyük kısmı. Buranın bu anlamda bir köşe, yazının da köşe yazısı olmadığını fark etmekle işe başlayabiliriz. Burası bir mevzi, yazı da bir mermidir.



Osmanlı arşivleri için yeni merkez kuruluyor
Orhan Pamuk'un Manzaradan Parçalar'ından Parçalar
Şubat'ta tarih ve kültür etkinlikleri
Türkiye'nin ilk dergi fuarı meraklılarını bekliyor
Bir tiyatro sahnesi: House of Commons
Dergâh Ekim'de yine dopdolu
Okur, dünyayı benim gözlerimle görecektir
İtibar geliyor!
II. Ahmed
Popüler Tarihçileri Kızdıracak Açıklamalar



