
Hakan Günday
Sıradışı romanları olan Hakan Günday’la Derkenar dergisinin 13. sayısında yapılan söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz.
Sistemin ya da çarkın dışında kalan insanları yazıyorsunuz, hep normal olmayan kahramanlar yaratıyorsunuz, şimdi ise artık tanınan, popüler bir yazar oldunuz. Hiç bu çarkın içine dahil olduğunuzu hissettiniz mi? Ya da kıskaç daralıyor mu? Hakan Günday ruhunu nasıl koruyor?
İnsanlar çarklarını kendileri yaratır. Yarattıkları dişler tarafından çiğnenirler. Oysa hayat, bir tercihler tarlasıdır. Benim popülerlik ya da başkalarına ait herhangi bir çarkla hiçbir ilişkim olamaz. Çünkü umursamam. Ancak ruhun korunması gerektiği doğrudur. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu da benim için, roman yazmaktır.
Kendi okurunuzu oluşturdunuz ve okurlarınız her yeni kitabınızı “Kinyas ve Kayra” gibi olacak beklentisiyle karşılıyor, nedir “Kinyas ve Kayra”yı bu kadar özel yapan?
Daha önce, Türkçe’de yan yana gelmemiş kelimeleri bir arada görebileceğiniz bir romandır. Hızlıdır. Zekidir. Aptaldır. Hantaldır. Mükemmeldir ama binlerce hatası vardır. Bir çığlığa benzer. Böyle olması gerekir çünkü romanda anlatılan hayatlar bunu gerektirir. Ancak Zargana, Piç ve Malafa farklı romanlardır. Onların sözünü ettiği hayatlarda işler farklı yürür. Dolayısıyla, her roman kendi okurunu yaratır. Birini tercih edenin diğerinden nefret etmesi tesadüf değildir.
Bir söyleşinizde edebiyata inanmadığınız söylemişsiniz dolayısıyla “yer altı” edebiyatı kavramı da olmuyor, peki nedir bu yazma dürtüsü? Yazdıklarınız nedir?
Louis Ferdinand Celine’e ait olan “Edebiyata büyük yeteneğim var ancak ilgimi çekmiyor.” sözünün ne anlama geldiğini bulmak için önce edebiyatı reddetmek gerekir. Ben sadece roman yazıyorum. Hepsi bu. Edebiyat, mani, koşma, klasikler, postmodernizm, beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Roman yazıyorum çünkü başka çarem yok. Zihinsel dengem için şart. Ayrıca başka hiçbir işi bu kadar iyi yapamıyorum.
Aforizmalar nasıl bir yer tutuyor eserlerinizde? Tespitsel bir anlatım kullanmışsınız, bu tasvirden kaçmak için mi, yoksa okurun dünyayı sizin gözünüzle görmesini sağlamak için mi?
Ne yazarsam yazayım, okur, dünyayı sadece benim gözlerimle görecektir. Bundan kaçış yok. Çünkü ne anladıysam onu anlatabilirim. Malafa, bilinmeyen bir dünyayı anlatır ve roman, okurun rehberi olur. Dolayısıyla kimsenin kaybolmaması için net cümleler kurmak gerekir.
Bize biraz Celine’nin “Gecenin Sonuna Yolculuk” kitabının sizin için anlamından bahsedebilir misiniz? Çünkü Celine ile başlayan Fante, Bukowski ve diğer “underground” yazarlarla devam eden bir geleneğin içinde yer alıyorsunuz kanımca ve onlar içinde bu kitap bir rehber gibi. Siz nasıl görüyorsunuz?
Gecenin Sonuna Yolculuk, bana, yazarlığın olağanüstü bir yaratıcılık, çelişkiyle, kışkırtmayla dolu bir tavır gerektiren, garip bir meslek olduğunu düşündüren ilk ve son romandır. Bugüne kadar yazılmış en çarpıcı roman olduğunu düşünüyorum. İçinde, hayattan bulanmış midelerin hikâyeleri vardır. Jack Kerouac, Bukowski gibi yazarları etkilemiş olması tesadüf değildir. Sayfaların tokat atan ellere dönüştüğü bir romandır. Çevirdikçe uyanır, çevirdikçe canınızı yakarsınız. Benzer acıları çekenler, dünyanın ve zamanın neresinde olurlarsa olsunlar birbirlerine benzerler. Celine, insanın kendine dair hayal kırıklığını anlatmış ve hepimizi inandırmıştır. Onun kırdığı hayallerin üzerinde zıplamaktan ve onları parçalamaktan başka seçeneğimiz yok. Bu garip düşünce okulunda bize düşen pay bu kadardır.
Son kitaplarınıza doğru olay örgüsünden çok bir üslup tutturma ve daha sade bir anlatım çabanız var? Nedir bu, ustalaşmak mı?
Her roman bir üslup gerektirir. Malafa, Zargana gibi yazılamaz. Piç de Kinyas ve Kayra gibi yazılamaz. Ancak kelime israfını sevmediğimi söylemeliyim. Ne eksik, ne fazla. Bir hikâye böyle anlatılmalı. Ancak romanlarımın üslupları arasında bir farklılık olduğunu düşünüyorsanız, bunu sadece ustalaşmakla anlatmak mümkün değil. Değişmek, başka bir roman yazmak, başka hayatlar anlatmak ve başka biçimlerde başka yerlerde olmak. Üslubumu daha çok bunların etkilediğini sanıyorum.
Berlin, İstanbul, Afrika, Antalya, Güney Amerika gibi çok renkli ve birbirinden farklı mekânlarda geçiyor kitaplarınız. Bu, kentlerin ve ülkelerin kendi karakterlerinden hikâyelerinize bir şeyler katmak için mi?
Romanlardaki kent ve ülkeleri tesadüfen seçmiyorum. İçerikleri emrediyor. Ancak bir kitapta, o güne kadar adını bile duymadığım bir yerden söz ediliyorsa, ilgimi çeker. Dolayısıyla farklı coğrafyaların hikâyeyi ilginç kıldığını da düşünüyorum. En azından ben, böyle romanları okumayı tercih ediyorum. Ancak yine de, Kinyas ve Kayra‘nın Afrika’dan başka bir yerde, Zargana‘nın Tacikistan’da geçemeyeceğini biliyorum. Ve evet, böylece fondaki kent, sokak ve ülkelerin de romanlarımda birer karakter olduğunu, sayenizde ilk kez düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar söz konusu yerlerin seçilmiş olmaları bana o kadar doğal geliyordu ki bunu hiç sorgulamamıştım.
Son romanınız “Malafa”dan bahsetmek istiyorum. İlk dikkat çeken, insanların duymaya alışık olmadığı kelimeler, farklı bir argo; şaşırtmak için mi, yoksa sadece doğal yapıyı sağlamak için mi kullandınız?
Malafa, tezgâhtarların hayatlarını anlatır. Ve bu sadece tezgâhtar argosuyla mümkün olabilir. Okur, ilk sayfalarda kendini, “center”da yeni çalışmaya başlamış biri kadar yabancı hisseder. Ancak sayfalar geçtikçe, gerçekte de olduğu gibi çevresini, çevresinin dilini anlamaya başlar. Roman bittiğindeyse kendini o kelimeleri kullanırken bulur. Eğer böyle olmuşsa, romanı tezgâhtar diliyle yazmış olmam işe yaramıştır.
Yine bildiğim kadarıyla mücevher işine girmişsiniz bir ara, “Malafa”yı yazmak için mi? Yoksa bu işi yaparken yaşadıklarınız mı size “Malafa”yı yazdırdı?
Bugüne kadar roman yazmak için hiçbir işe ya da etkinliğe bulaşmadım. Ancak bulaştıklarım o kadar ilginçti ki üzerlerine roman yazabildim.
Bence siz bütün edebi endişelerin dışında bir yazarsınız, kendiniz için yazma özgürlüğü ve bu özgürlüğün getirdiği gücü kullanabiliyorsunuz, kendiniz için iyi bir şeyler yapıyorsunuz. Peki, yazmasaydı Hakan Günday, ne yapardı?
Dışişleri Bakanlığı mensubu ya da punk-rock söyleyen bir şarkıcı olurdum.
Müzik ne yaptı size? Hakan Günday’ın ruhuna neyi kattı?
Müzikle ben, birbirimize çok şey yaptık. İkimiz de birbirimizi kullandık. Onun sayesinde, doğumumdan sonra ikinci kez açıldı gözlerim. Bir süre sonraysa, müzik sayesinde yarattığım hayal dünyası yüzünden tekrar kapandılar. Bugün yazdığım her kelimede on yıl önce dinlediğim şarkılar var. Bugün yazdıklarımsa, on yıl sonra hiç tanımadığım çocukların besteleyecekleri şarkılarda olabilir. Böyle olması doğaldır. Buna, sanatın ölümsüzlüğü denir. İsimsiz sanatçı küllerinden oluşmuş bir ölümsüzlük anıtı her eserde biraz daha yükselir. Gerisinin de bir önemi yoktur.
Söyleşi: Furkan Çalışkan
Derkenar, Sayı 13, Aralık 2005




Bir Nogay Türküsü: Dombra
Akdeniz'de Osmanlı Gücü
Yaz arası yok...
Erken Modern Osmanlılar
ÖSYM'nin ÜDS beceriksizliği
Osmanlı Bahriyesinde Ahşap Sanatı Sergisi
Tarih Öğrencileri Kongresine dair
"Muhteşem Bir Müze" çağrısına kulak verin!
Kültür dergisinden "Osmanlı'da Kadın" özel sayısı
Sened-i İttifak ve Tanzimat



