“Kuruluş Devri, Osmanlı Tarihinin En Karanlık Dönemidir”

prof_dr_feridun_emecen

Prof. Dr. Feridun M. Emecen

Yeniçağ Tarihi, özellikle Osmanlı Devleti’nin Kuruluş ve Yükseliş Dönemleri üzerinde çalışmalarıyla tanınan İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Yeniçağ Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Feridun Emecen Giresun’un Bulancak ilçesinde doğdu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Tarihi Kürsüsünden mezun oldu. 1981’de aynı kürsüde asistan olarak akademik hayatına başladı. 1985 yılında 16. Asırda Manisa ve Yöresi ile ilgili olarak doktora tezini verdi. 1989 yılında Doçent ve nihayet 1995 yılında 37 yaşında iken Profesör oldu. 1986 yılından itibaren TDV İslam Ansiklopedisi Telif Heyeti içinde yer aldı. 1995 – 2001 yılları arasında Türk Tarih Kurumu üyeliği yaptı. Yurt içinde ve yurt dışında ilim sahası ile ilgili birçok toplantıya katılmış, tebliğler sunmuş ve çeşitli ilmi dergilerde makaleler yazmıştır. Halen İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Yeniçağ Anabilim Dalı Başkanlığını yürütmektedir.

16. Asırda Manisa Kazası (Ankara,1989), Unutulmuş Bir Cemaat Manisa Yahudileri (İstanbul,1997), İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dönemi (İstanbul, 2001), İstanbul’un Fethi Olayı ve Meseleleri, (İstanbul 2003.) İstanbul’un Uzun Dört Yılı 1785–1789, Taylesanizade Hafız Abdullah Efendi Tarihi, (İstanbul 2003.) Doğu Karadeniz’de iki kıyı kasabasının Tarihi: Bulancak- Piraziz, (İstanbul, 2005) Tarihin içinde Manisa, (Manisa, 2006)  yayınlanmış kitaplarıdır.

“ SÖĞÜT MÜ? YALOVA MI? 1302 Mİ? 1299 MU? ”

İlk Osmanlılar Ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası” isimli kitabınızda Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini ifade etmek için “ Osmanlı Tarihi’nin en karanlık yılları şeklinde nitelendirilebilir” diyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

İlk Osmanlı kaynakları kendi dönemine eşit olmayıp kuruluş döneminden 100–150 yıl sonra yazılmıştır. Durum böyle olunca bu kaynakların muhtevası ve verdiği bilgiler de tartışma konusu olmuştur. Bu eserlerde Osmanlı Beyliğinin ortaya çıkışı, hanedanın menşei gibi hususlarda türlü rivayetler yer alıyor. Bu yer alan rivayetlerin ne ölçüde o dönemin bilgilerini yansıttığı konusu hakikaten düşündürücüdür. O döneme ait doğrudan doğruya bir kaynak bugüne ulaşmadığı için, (mesela Osman Bey’le çağdaş bir Osmanlı kaynağı Orhan Beyle çağdaş bir Osmanlı kaynağı) bu kaynakların muhtevası geçmiş dönemde olduğundan daha büyük bir tartışma mevzunu gündeme getirdi. Bundan dolayı o dönemle ilgili olan bilgileri bir yere oturtmak belli bir standarta oturtmak zor görünmektedir. Mesela Osman Bey’den bahseden ilk  bilgi o dönemin çağdaş bir Bizans kaynağı olan Pachymeres’de yer alır. Pachymeres ilk defa Osman Bey’den, o  meşhur son zamanlarda tartışma mevzularından olan Bafeus savaşı münasebetiyle söz ediyor. Geç tarihte kaleme alınmış Osmanlı kaynaklarındaki bilgiler ciddi bir problem ortaya koyuyor. Mesela Âşık paşazade’nin Orhan Beyin imamının oğlundan nakletmiş olduğu bir Menakıbname(Yahşi Fakih Menakıbnamesi) var. Bu Yahşi Fakıh Menakıbnamesini acaba gerçekte Âşık paşazade nasıl ele aldı ve aktardı. Bu mesele hakkında da tarihçiler tartışıyorlar, onun muhtevasını ele alıp yeni bilgilere ulaşmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla bu kuruluş yıllarıyla ilgili böyle mühim bir kaynak problemi ortadadır. Fakat yine de bizim Osmanlı tarihinin bu dönemleri için bunlardan başka da başvurabileceğimiz bir kaynağımız yok. En fazla detaylı bilgiyi yine bunlar veriyor. Bana göre önemli olan taraf şudur; bu kaynaklardaki bilgiler nasıl tahlil edilebilir, bunlar nereden ortaya çıktı, bunun tespiti önemlidir. Ben bahsettiğiniz kitabımda daha çok bu soru üzerinde durdum.

feridun_emecen-foto-2İlk dönem Osmanlı kroniklerinin yanında Bizanslı tarihçilerin ve diğer çağdaş batılı gözlemcilerin bilgileri kuruluşu aydınlatmak için önemli midir?

Şimdi tabi özellikle demin bahsetmiş olduğumuz gibi bir çağdaş kaynak olarak Pachymeres var. O eserinde Osman Bey’den bahsediyor. Bafeus veya Koyunhisar savaşı denen savaş dolayısıyla orada Osman Beyin gücü hakkında bilgi veriyor ki, oradaki birkaç satır aslında son derece önemlidir. Bu bilgiden hareketle biz Osman Bey’in, sürülerinin peşini koşan bir aşiret beyi mi yoksa bir kuvvetli, silahlı bir bölüğün başında bulunan askeri bir lider mi olduğu konusunun açıklığa kavuştuğunu düşünüyoruz. Yani öyle anlaşılıyor ki buradaki bilgilerden Osman Bey hakikaten savaşçı bir topluluğun lideridir. Daha 1302’de onun etrafında toplanan insanların da bu anlamda özellikle Pachymeres’te geçen bilgiye göre çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan topluluklardan geldiği anlaşılıyor. Bu Bursa bölgesi, Sakarya havzası ve etrafı zaten biraz kozmopolit bir yapıya sahipti. Çünkü Bizanslılar bu bölgeye önemli miktarda Hıristiyanlaşmış Türkleri, yani Türkopolleri Kuman-Kıpçak paralı askerlerini, savaşçı Alan birliklerini yerleştirmişlerdi. Dolayısıyla bunların önemli bölümü bu bölgede kaldılar. İşte Osman Beyin bulunduğu coğrafya böylesine bir gayri mütecanis unsurların yerleştiği yerdi.

Buradaki bütün bu faktörleri,  burada kalan bu yerli unsurları göz önüne almak elzemdir. Bu konuda bizim elimizdeki en önemli kaynak şüphesiz ki Pachymeresin eseridir. Bunun dışında da başka Bizans kaynakları daha geç tarihte Orhan Bey döneminde ortaya çıkar. Orhan Bey dönemini ele alırlar. Orhan Bey döneminde Bizans kaynakları yanında Latin kaynakları da devreye giriyor. Bunlar Osmanlı kaynaklarının açıklarını önemli ölçüde kapatıyorlar.

Osmanlı Devleti’ni dönemindeki diğer beyliklerden ayıran en önemli özellik onların bir Balkan Devleti haline gelmesidir…

Osmanlı Beyliğinin, devrinde Germiyanoğulları, Karamanoğulları gibi güçlü beylikler var iken  bu beylikler arasından temayüz etmesi  ve zamanla bölgede lider konumuna gelmesi Osmanlı beyliğinin hangi özelliğinden kaynaklanmaktadır?

Ben bu suali cevaplarken özellikle demin sözünü etmiş olduğum Osmanlı Beyliğinin bulunduğu kesimin coğrafi faktörlerini öne alıyorum. Tabi aynı coğrafi özelliklere sahip olan mesela Karesioğulları ve nispeten Kastamonu merkezli Candaroğulları da vardır. Neden onlar değil de Osmanlılar diye soru akla geliyor. Burada önemli olan nokta yine Osmanlıların bulundukları coğrafyadaki  bu kozmopolit yapının kazandırdığı bir dinamizm olmasıdır. Bu dinamizmin yanı sıra şüphesiz ki gaza faktörü öteden beri tartışılan bir noktadır. Sadece Osmanlılarda değil diğer beyliklerde de var gaza faktörü. Genel bir yapıdır aslında, ama bunun yanı sıra benim asıl üzerinde durduğum husus demin bahsetmiş olduğum gibi, bu bölgede bulunan bu motive edici itici güç dinamikleriyle bu önemli bir kozmopolit yapının mevcudiyetidir. Bizans sınırında sürekli savaş ortamı içerisinde bulunan gruplar zaman içerisinde Osmanlı bayrağı altında birleşmiştir. Özellikle bu Bafeus savaşından sonra zaten Osman Bey’in büyük bir şöhret sahibi olduğu anlaşılıyor. Diğer beylikler gözlerini artık Osmanlılara doğru dikmeye başlıyor. Bir başka önemli faktör daha var o da biraz daha geç bir dönemde Orhan Bey döneminden hemen sonra Osmanlıların kalıcı bir şekilde Balkanlara geçişidir. Yani Osmanlıların Balkanlara geçişi onları diğer beyliklerden ayıran önemli bir stratejik avantaj oldu. Osmanlılar diğer beylikler gibi Balkanlara yağmalamak için değil kalıcı bir anlayışla iskân için geldiler. Dolayısıyla bu kalıcı hareketlilik ve bu bilinç çok önemlidir. Nereden geliyor bu bilinç Osmanlılara, niçin diğerleri gibi yağma, tahrip edip de geri dönmüyorlar? Bu tabi üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır. Ama dediğim gibi Balkanlara geçişle beraber Osmanlı Beyliği devlete doğru gidecek olan adımları atacaktır. Yani onu diğer beyliklerden ayıran en önemli özellik, Osmanlıların bir Balkan devleti haline gelişi olacaktır.

Osmanlı Devletinin kuruluşunda ve yükselmesinde Paul Wittek’in de özellikle üzerinde durduğu manevi önderlerin rolleri ne olmuştur?

P.Wittek manevi liderler, daha doğrusu gaza faktörünü öne çıkarırken bunu dini ve siyasi bir çerçeve içerisine koydu. Ama bazen tarihçiler kendi içinde bulundukları dönemlerin siyasi fikirlerinin rüzgârına kapılırlar. Ve bu çerçeve içerisinde kalem oynatırlar. Dolayısıyla Osmanlı Beyliğinin kuruluşu gibi bir meseleyi yetersiz kaynaklar dolayısıyla çözemeyince, böylesine teorik yaklaşımlar öne çıkar. Aslında kaynaklar bellidir, herkes aynı kaynaklara bakar, yorumlamalar değişir. Böylece yaklaşım tarzlarının belirlediği bir çerçeve içerisinde herkesin rahatlıkla at koşturabileceği bir saha ortaya çıkar. Bu fikirlerin doğruluğunu ve yanlışlığını tartışan bir kesim doğar. Fakat bu fikirleri, ortaya atılan yeni görüşleri doğrulayacak, yanlışlayacak bir teyit bulunamaz. Dolayısıyla P.Wittek’in bu gaza tezi Osmanlıların ilerleyişi ve süratli yayılışını bir teorik çerçeveye oturtmak için ortaya atılmıştır. Ama P.Wittek’i bu şekilde düşünmeye sevk eden yaşadığı çağın ideolojik yaklaşımları da inkâr edilemez. Döneminin kaynaklarının yine ideolojik bakışına (mesela Ahmedî’nin yazdıkları ) dayalı olarak P.Wittek bunu öne sürdü. Gaza tezi tabi ki her fütuhatçı toplumda bir ideal motivasyon olarak düşünülebilir. Bu dini bir itici motif olabilir. Bunu gaza olarak da nitelendirebilirsiniz. Ama burada gazanın mahiyeti önemlidir bana göre. Nasıl bir gaza? Biz gazadan ne anlıyoruz? Yani burada önemli olan nokta budur. Osmanlı gazası dediğimiz şey nedir? Bunun üzerinde biraz durmak lazım. Bu noktada H.İnalcık’ın yetkiyle ortaya koyduğu “istimalet” anlayışı devreye girer. Yani sihirli kelime şudur: İstimalet / Meylettirme.

İnalcık Hoca “Devlet-i Aliyye” isimli eserinde Osman Gazi’nin rüya olayının kaynaklara sonradan eklendiğini söylemektedir. Bu rüya olayının aslını açıklar mısınız?

Doğrudur. Her devletin kuruluş efsanesi vardır. Pek çok  büyük imparatorlukta bu efsaneler geçerlidir. Bu rüya hadisesi de böyle bir efsanedir.

Hocam peki bu rüyayı bazı kaynaklar Osman Gazi’nin  gördüğünü, bazı kaynaklar ise Ertuğrul Gazi’nin gördüğünü söylüyor?

Bunları dediğim gibi bir “topos” olarak görmek lazım, kimin gördüğü önemli değildir. Bunların üzerinde çok fazla durmaya gerek yok. Yani önemli olan burada bu toposun nasıl ve neden ortaya çıktığıdır. Aslında sebebi de gayet açıktır. Osmanlı Devletinin büyüdüğü, ilerlediği bir dönemde bu büyük devletin temellerini meşru zeminlere, ilahi bir mucizeye bağlama çabaları cümlesinden değerlendirilebilir. Okuyucuya bu yönde bilgi vermeye çalışan yazarların ortaya koydukları birer efsanevi bilgilerdir. Böyle bakmak lazım.

feridun_emecen-foto-3Son günlerde televizyon programlarında tartışılan ve bazı tarih dergilerinde de yer alan ve de ismine “Osmanlı açılımı” denilen konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Osmanlı açılımı” sözünü doğru bulmuyorum. Çünkü tarihçiler bunları daha önceden biliyor ve tartışıyorlardı zaten. Paul Wittek’ten beri, hatta Köprülü’den beri bilinen husulardı bunlar, 19. ve hatta 20. y.y. başından itibaren bu tartışma ortamı gündemdedir. Dolayısıyla pek fazla söylenmedik söz kalmadı aslında. Pachmeres’in verdiği bilgi bilinmiyor muydu  biliniyordu ve çok öteden beri tartışma mevzuydu. En son ilmi yayını yapılınca yeniden gündeme geldi. Dolayısıyla bana göre bu Osmanlı açılımı lafzı doğru değil.  Burada önemli olan nokta bilim adamlarının ürettikleri malzemenin aslında kamuoyuna ne derece mal edilip edilmediğidir. Yani bizde böyle ilmî yayınlar okunmadığı, daha çok harcı âlem kitaplar nazar-ı itibara alındığı için bu efsanevi bilgiler de herkesin hoşuna gittiğinden, daha ziyade bunların üzerinde duruluyor. Böyle olunca da yapılan ilmi çalışmalardan bî-haber olununca bunlar doğrudur sanılıyor. Bir de bir başka mesele Osmanlı ilk kaynaklarındaki bilgilerin tam olarak süzgece tabi tutulmadan olduğu gibi nakledilmesidir. Bu da tahlil edilmeyen bilgilerin olduğu gibi okul kitaplarına aktarılmasına yol açıyor. Burada yapılacak olan şey öncelikle ders kitaplarında tarihle ilgili bu tip mevzuların ciddi araştırmalara dayalı olarak gözden geçirilmesidir. Belki bu şekilde zihinlerde yerleşmiş olan yanlış kanaatler bertaraf edilebilir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kesin bir tarih vermek pek doğru olmaz. Yuvarlak bir rakam olarak 1300 yılı belki kabul edilebilir.

Prof. Dr. Halil İnalcık Hocanın Osmanlı devletinin kuruluş tarihiyle ilgili açıklamaları hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Söğüt mü? Yalova mı?, 1302 mi? 1299 mu?

Bu durum Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ilan etmesi gibi  bir şey değil. Bu açıdan tam bir tarih vermek doğru olmaz. Çünkü o dönemde beyliklerin hâkimiyeti altında bazı gruplar bağımsız hareket edebiliyorlar, bazen de bağımlı hale gelebiliyorlar. Nasıl bir ölçüyü benimseyeceğimiz bu noktada önemlidir. 1302 tarihi böyle bir ölçü sağlıyor gibi gözükür. Neden çünkü Pachymeres’in belirttiği bu Bafeus savaşı dolayısıyla Osman Bey’in adı geçiyor. Onu güçlü bir bey olarak görüyoruz. Önemli bir savaş kazanmış oluyor ve kendisini ortaya koyuyor. İnalcık Hoca’nın yaklaşımı da aslında budur. Bu olay vesilesiyle Osmanlı devletinin ilk defa kendisini göstermesi noktasından hareket ediyor. Bu anlamda 1299 tarihi de yabana atılacak bir tarih değildir. Çünkü Anadolu’da ilhanlı valilerinin sık sık isyanları var, bunlara Türkmenlerde destek veriyor. Bu dönemde Sülemiş’in isyanına Anadolu’daki Türkmen beylikleri destek verdiler. Daha sonra isyan bastırıldı dağıldılar vs. Tam bu tarihe 1299’a denk geliyor. O bakımdan Osmanlı devletinin kuruluşu için tam bir tarih vermek pek mümkün görünmüyor. Bunu genellikle yuvarlak bir rakam olarak 1300 yılı esasında kabul edebiliriz. 1302’de birden Osman Bey güçlü bir bey olarak ortaya çıkmadı. Bunun arka planı var bunu nereye kadar götürebiliriz mesele bu. Dolayısıyla biz yuvarlak olarak Osmanlı devletinin kuruluş ve beyliğin teşkili itibariyle 1300 tarihini kabul etmiştik. 1302 de bu tarihin şekillenmesinde önemli bir olaydır.

Kuruluş devrini aydınlatması babında bölgede (Bilecik, İznik, Yalova) yapılacak bir “Osmanlı arkeolojisi” bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırmaz mı?

Arkeolojik bir malzeme bulunur mu bulunmaz mı bilemiyorum. Ama mesela İnalcık Hoca biliyorum ki bu bölgeleri adım adım dolaşmış Âşıkpaşazade tarihinde anlatılan savaşların yerlerini tespit etmeye çalışmıştı. Keza aynı şekilde Karacahisar meselesi vardır. Bu önemli bir nokta çünkü kaynaklarda geçen Karacahisar bugünkü Eskişehir yakınındaki Karacahisar mıdır? Buralardan bir şeyler çıkarsa ne ala ama ben bir şeyler keşfedileceğine ihtimal vermiyorum,  inşallah çıkar da beni yanıltır!

Son dönemde tarihçiliğin ve tarihi konuların popülerite kazanmasını ve medyada yoğun olarak yer bulmasını nasıl karşılıyorsunuz? Tarih bir bilim mi olmalı, yoksa popüler bir reyting aracı mı?

Tarih sadece Türkiye’de değil her yerde popüler ilgiye mazhar olur. Bunu garipsememek lazım. İnsanlar geçmişte yaşanan olayları merak ederler, bu meraklarını bir şekilde tatmin etmek gerekiyor. İlmi çalışmaları halka yansıtmak ve onlarla paylaşmak zordur. Bunu popüler vurgularla ancak yapabilirsiniz. Zamanında Ahmet Refik tarihi sevdiren adam diye anıldı. Doğru kaynaklara dayanarak kendine göre bir yorumla beraber hoş bir üslupla yazdı. Tabi birtakım yanlış kanaatleri söz konusudur. Bu tip popüler tartışmalar halkın tarihe karşı ilgisini şüphesiz ki arttırıyor. Çünkü tarihi biz bu zamana kadar donuk herkesin nefret ile baktığı bir ders halinde gördük. Böyle olmaması gerekiyor. Bu yazılanların bir ölçüde doğru bilgiye dayanması önemlidir. Bir de tabi önemli olan taraf şudur; Genellikle tarihi zeminde yetişmeyen tarih üzerine konuşan çok insan var. Bu çok meraklılıkla alakalı bir şey. Böyle bir durumda verdiği bilgilerde hata olunca da ama ben tarihçi değilim diye başlayan konuşmalar yapılıyor. Veya ben tarihçi değilim ama fikrim bu diyebiliyor. Yani burada doğru bilgiye ulaşabilmek önemli. Tarihçilerin arşiv kaynaklarını, kitabî bilgileri tarayıp kılı kırk yararcasına ortaya koyduğu bilginin bir şekilde ortaya konması, halka mal edilmesi de şüphesiz gerekiyor. Bunu da yapacak olan belki popüler vurguları fazla olan akademisyen arkadaşlardır.

Türkiye’de Akademik Tarih ne düzeydedir? Günümüzde Türk tarihçiliğini akademik bakımdan bilimde söz sahibi olan ülkelerdeki tarihçilikle kıyasladığımızda ortaya çıkan sonuç nedir?

Son zamanlarda Türkiye’de tarih araştırmalarında sevindirici gelişmeler var. Bilhassa yurtdışında çalışan bazı genç arkadaşlar, yine yurtdışında eğitim görüp Osmanlı tarihi alanında üniversitelerimizde görev yapan arkadaşlar var. Bunlar gelecek vaad eden çalışmalar yapıyorlar. Türk Tarihçiliğinin önü açık gibi görünüyor. Burada haliyle önemli bir sıkıntı var. Daha çok çalışmalar kendi iç tarihimize odaklanmış durumda karşılaştırmalı, teorik çerçeveden yoksun çalışmalar, herhangi bir amaç taşımaksızın bilgi hamulesi şeklinde kalıyor. Fakat bu durum da yavaş yavaş değişiyor. Artık Türk tarihçilerinin de kendi tarihleri dışındaki milletlerin tarihleriyle uğraşma ve uzmanlaşma vakti gelmiş belki de geçiyordur. En büyük eksikliğimiz bu kendi içimize yönelik çalışmamızdır. Kendi içimize dönük değil de kendi dışımıza yönelik çalışmamız lazım ki kendi içimizi daha iyi analiz edebilelim. Onun için Avrupa tarihi önemlidir, Rusya tarihi Afrika tarihi hatta mukayeseli çalışmak bakımından Çin ve Japon tarihi Hint tarihi bile yeni bakış açıları sağlayabilir. Osmanlı tarihi gerçekten dünya tarihinin şekillenmesinde önemlidir. Özelliklede Avrupa tarihi Osmanlılar olmadıkça anlaşılamaz. Avrupa Tarihçiliği de uzun zaman bu muazzam tarihi süreci ve etkilerini görmemezlikten geldi, ama sonuçta karşılarına çıktı. Bizim en büyük eksikliğimiz kendi tarihimiz dışındaki diğer ülkelerin tarihleri hakkında uzmanlaşmış elemanlarımızın bulunmayışıdır. Bir de yapılan değerli ilmî çalışmaların ilgisi ölçüsünde yaygın batı dillerine çevrilmeyişi, Türk tarihçiliğini iyice periferide bırakan bir nâkısadır. Bunun da aşılması halinde dünya tarihçiliğinde bir yerimiz olur diye düşünüyorum.

Röportaj : İbrahim Akkurt, Cüneyt Tepe

Fotoğraflar : Erman Turgut

Kaynak: İstanbul Tarih

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>