Ahmet Mithat Efendi’nin “Musullu Süleyman” romanını okuyanlar kervanlar, haydutlar, kovalamacalar arasında tarihî bir olayın konu edildiğini bilirler. Bu romanın, roman sanatının hangi noktasına tekabül ettiğine hiç girmeden sadece hatırlatarak geçelim ve Dergâh Yayınları’nca “Türkler Arasında” adıyla yayınlanan Verney Lovett Cameron’un hatıratını “Musullu Süleyman”ın yanına koyarak bahse başlayalım.
Cameron, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı topraklarına yolu düşen bir İngiliz. Bir ticaret gemisiyle İskenderun’a gelişini, esir düşmesini, isyancıları, tüccar temsilciliğini ve eve dönüşünü anlatıyor. Kitapla ilgili sadece bu kadarını bilmek dahî tarih, macera ve gizemin kapılarını aralamak için yeterlidir. Ancak bu romantik ve masum yanlara, kitabın propaganda aracı olarak kullanılmasını hatırlayarak daha bir dikkat kesiliyoruz.
Yazar dördüncü miço olarak gemide yer bulduğunda, denizciliğe dair tecrübe edinmiş genç bir adamdır. İskenderun’a bir tüccarın mallarını götüren gemi, Malta’da azatlığı ödenmiş esirler Halepli Abdülekber ve Osmanoğlu’nu gemiye alıp İskenderun’a bırakırlar. İskenderun’a demirledikten bir müddet sonra ortaya çıkan lekeli humma salgını nedeniyle kaptan dahil geminin birçok mürettebatı ölür. Gemideki en kıdemli kişi olan yazar Cameron, geminin kaptanı olur. Hummadan korunmak için denize açılırlar. Ancak fırtına ve gemide çıkan isyan dolayısıyla canını zor kurtarıp bir adaya sığınır.
Adada karşılaştığı köylüler tarafından esir alınıp Türk vergi memuruna teslim edilir. Buradan yolu İstanbul’a düşer. Tahranlı Acem bir tüccarın esir hizmetçisi olur ve deniz yoluyla Trabzon’a, oradan da Erzurum yoluyla Tahran’a gitmek için kervanı hazırlamakla görevlendirilir. Trabzon’a gemiyle giderken denizcilik tecrübesini kullanarak gemi idaresinde görev alır. Kara Yusuf namıyla bilinen eşkıya tehlikesinden dolayı bir müddet Trabzon’da beklemek zorunda kalırlar.
Yeni Erzurum valisi olarak atanan ve isyancıları temizleme görevi de verilen Faik Paşa gelince, Faik Paşa’yla ve yol arkadaşları Musa’yla beraber Gümüşhane, Kop dağı üzerinden Erzurum’a gitmek için yola çıkarlar. Kop dağını Erzurum tarafına geçince yol arkadaşları Musa’nın, Kara Yusuf olduğu ortaya çıkar ve Kara Yusuf, Faik Paşa ile efendisi Ali Han’ı esir alır. Ali Han’a fidye bulmak için Erzurum’a gönderilir. Fidye ayarlandıktan sonra Ali Han’ın hizmetinden çıkıp George Boyacıyan isimli bölgenin itibarlı Ermeni tüccarının temsilcisi olur.
Boyacıyan’ın işleri için Diyarbekir üzerinden Urfa’ya gider. Urfa yolunda saldırıya uğrar ve 12 yaşındaki İskender Bey’in himayesinde yola devam eder. İskender Bey, Urfa’da dayısının yanına büyük ve zengin bir kafileyle gitmektedir. Ve burada İskender’in dayısının, Malta’da gemiye aldıkları Osmanoğlu olduğu ortaya çıkar. Urfa’da bir müddet kalır ve Musul, Tikrit üzerinden Bağdat’a gider. Burada Boyacıyan’la buluşup, nehirden Basra’ya ulaşır. Burada henüz Bombay’dan gelmiş gemiye biner ve İngiltere’ye döner.
Bu kadar macerayı anlatırken yazar, Doğu’nun bir batılı kafasında oluşabilecek tüm kötücül ve aşağılayıcı düşünceleri satır aralarına yerleştiriyor. Kitapta hiçbir satırda açıkça Türklerin ve Müslümanların kötülüğüne dair bir şey yok. Osmanlı insanına dair iyi yönleri ise neredeyse hiç olumlamadan, nötr bir şekilde okuyucuya yansıtıyor.
Meseleyi biraz daha açmak için örnek vermek gerekirse, köylülerce esir edildiğinde kendisini almaya gelen Türk vergi memuru kötü ve zalim biridir. İstanbul’a götürülen esirler arasında -yazarın deyimiyle- ailelerinden zorla alınmış devşirmeler ve bakireler de vardır. Yine İstanbul’dan Trabzon’a giderken bindikleri geminin kaptanı bilgisizdir. Pusula ve harita kullanmayı bilmemektedirler. Trabzon’da çarşı çok ilkeldir.
Erzurum yolu eşkıyalar nedeniyle güvensizdir ve şehir merkezleri dışında bir yerden bir yere gitmek cesaret ister. Faik Paşa’nın askerleri, misafir oldukları Ermeni köylülere kötü muamele etmiş ve hayvanlarını canice boğazlamışlardır. Askerlerin silahları oldukça iptidaidir. Ayrıca Türkler at arabasını tek parça demir kullanmadan yapmışlardır. Gitara benzeyen ilkel bir alet çalıp şarkı söylemektedirler ki, herhalde saz çalıp türkü söyleyenleri görmüştür.
Diyarbekir’de Hıristiyan nüfusa zorluk çıkarılmaktadır ve ibadethaneleri ya camiye ya da ahıra çevrilmiştir. Birkaç kötü kilise dışında Hıristiyanlar zor durumdadır. Urfa, “doğuya ait çoğu kasabada olduğu gibi birkaç pis dar sokaktan” ibarettir. Ancak Urfa’da Haçlı istilası zamanında yapılan evler “saray” gibidir. Balıklı Göl ikna edici değildir ve yazara göre Müslümanlar İbrahim Peygamber’in kıssasına -yazarın deyimiyle, menkıbesine- “çabucak” inanmışlardır.
Yazarın niyetine işaret eden bu ifadeleri alt alta koyduğumuz zaman, bir batılının doğuya bakışında nelerin ön planda olduğunu görüyoruz. Dizinin adı olan “Batının Gözüyle Türkler” tam da yazarın tüm bu sözlerine denk düşmektedir. Neticede, oryantalizm ve sömürgecilik, Doğu’nun ve doğulunun kötülüğünden söz etmeye geniş bir kapı açmıştır. 19. yüzyıl son çeyreğinde Doğu’nun kalbini görmüş bir İngiliz için böyle düşünmek neredeyse emir gibidir. Söylediklerini yadırgamak yerine dikkat etmemizi gerektirecek bir durumdan söz ediyoruz yani.
Tarihsel gerçeklik açısından yukarıda kitabın satır aralarından aktardığımız bazı hususlarda yazarın aslen yanılmadığını söyleyebiliriz. 19. yüzyıl sonunda Anadolu’daki yol emniyetinin belki burada anlatılandan biraz daha güven telkin edici olmakla beraber, eşkıyalık edenlerin olduğu bilinmektedir. Ancak, 1915 olaylarını da düşünerek söylersek, Ermenilere iyi davranılmadığı, Hıristiyanlara zorluk çıkarıldığı gibi ifadeler Osmanlı’nın paylaşılması ve sömürülmesine Batı kamuoyunu hazırlamak için yeteri kadar tatmin edici sözlerdir. Öte yandan, propaganda aracı olmadığını düşündüğümüzde dahî, hatıratların öznelliğine dair bilinen hata payını göz önüne almak gerekir.
Dergâh Yayınları, bir seri halinde yayınlamaya devam ettiği “Batının Gözüyle Türkler” dizisindeki kitaplarla, Batının bizi nasıl gördüğünü farklı yazarların kaleminden görmemizi sağlıyor. Ancak bu kitapları okurken “tanımlayan”ın tahakkümüne boyun eğmeyerek “tanımlanan” olmayı kabul etmemeliyiz.
Seyfullah Aslan – Milli Gazete – 15.05.2009




Timaş'tan iki tarih kitabı
İstanbul'un altından hazine çıktı
Yazar olun, tarih yazın
I. Abdülhamid
'İstanbul'da bir denizcilik müzesi kurulsun'
Tanpınar ve İsmet Özel Derkenar'da
Bombay'a saldıran kim, arkasındaki güçler kim
Kemalistler Nutuk'u sansürledi
Sahaflar Çarşısı'nın Sahhaflar Kitabevi
Vahdettin kaçtı mı, kaçırıldı mı?



