Yeniçağda savaşın unsurlarını ve ateşli silahları tartışacağım bu bölümde ekseriyetle Jeremy Black’ın editörlüğünde yayınlanan Top, Tüfek ve Süngü kitabından istifade edeceğim.
Kitabın önsözünü de kaleme alan Black, zorunlu askerlik uygulamasının 1701’de Danimarka’da, 1704’de İspanya’da, bir sonraki yıl Rusya’da ve 1771’de Avusturya ve Bohemya’da başlatıldığını, 18. yüzyıldan sonra yaygınlaştırıldığını belirterek, Avrupa ülkelerinin bu uygulamaya başlamasıyla “savaş” düşüncesinin ve taktiklerin etkilendiğini, aynı zamanda devletlerin gücünü artırdığını ve her an silâh altında bulunan askerlerin sabit bir dayanak haline geldiğini ifade ediyor.
Ancak bu dönemde zorunlu askerlikten kaynaklanan, savaş zamanı dışında askerî harcamaların artması, bunu finanse etmekte güçlük çeken devletleri, tüm kaynakları askerî yöne kaydırmalarını zorunlu kılmıştır. Örneğin Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda modernleşme veya yenileşme olarak tanımlayabileceğim hemen hemen tüm adımları askerî alanda atmaya, kendini zorunlu hissetmiş gibidir.
Black, teknolojik gelişmelerin Avrupa’ya etkisi konusunda şu görüşü öne sürmektedir:
“Kaba bir teknolojik determinizmin askeri tarihe uygun olmadığı açıktır. Bu yaklaşım askeri yetenek ve kazanımın daha karmaşık karakterini göz ardı eder ve teknolojiyi bağımsız bir değişken, hemen anlaşılabilen ve kolayca uygulanabilen bir değişken olarak görme hatasına düşer.”
Bu yönüyle bakıldığında Geoffrey Parker’ın “askeri devrim” kavramına itiraz etmektedir. Bizce de Black’ın görüşü daha isabetlidir. Zira tek bir değişim ya da olguyla tarihteki bir durumu açıklamak kolay değildir.
Parker’ın tezinden yola çıkarak konuyu ele alan kitabın diğer makalesi “16. Yüzyıl Avrupa’sında Savaş: Devrim ve Rönesans” adıyla Thomas F. Arnold’a aittir. Arnold makalesinde askeri devrim kavramını tartışıyor. 1956 yılında Michael Roberts “Askeri Devrim, 1560-1660” başlıklı makalesi ile erken modern bir askeri devrim fikrini ilk kez tanımlayıp ortaya attı. Geoffrey Parker’ın 1988’de ilk baskısı yapılan Askeri Devrim (The Military Revolution) kitabı ise konuyu daha etraflıca ve kısmen Roberts’den ayrılan yönleriyle inceledi ve “askeri devrim” kavramı neredeyse Parker’ın üzerine kaldı. Dolayısıyla Arnold, sözünü edeceğimiz bu makalesinde özellikle Parker’dan istifade ederek konuyu tartışıyor.
Askeri Devrim’in yazarı Parker’a göre 16. yüzyılda Avrupa’da gerçekleşen askeri devrimde tahkimatlar, tabyalar önemlidir. Aynı zamanda çok katlı, geniş bordalı ve çok sayıda topu bulunan savaş gemileri de bu devrimin parçası ya da uzantısıydı. Diğer yandan ateşli silahların belirlemeye başladığı savaşlarda tüfekli ve talim gören, disiplinli piyadeler de bu devrimin ayrılmaz parçaları olarak Parker tarafından kabul görmektedir. Parker, 1571 İnebahtı ve Kıbrıs’ta Avrupa’nın Osmanlı’ya direnmeye başladığını, 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı’nın savunmada karşılaştığı tabya sistemi, Osmanlı için büyük sıkıntılara yol açarken, Avrupa içinse büyük bir yarar ve güçlülük olduğunu ifade ediyor.
Sözünü ettiğimiz makalenin yazarı Arnold, yukarıdaki görüşleri Parker’dan aldıktan sonra makalesinin birçok yerinde Batı merkezli bakışını ortaya koyuyor. Yazara göre Osmanlı, 1571 İnebahtı’dan sonra denizde etkinlik gösteremedi. 1574’te Tunus’un Osmanlıların eline geçmesini ise son bir hamle olarak değerlendiriyor. Bu noktada Venedik’te yayımlanan 1567 tarihli bir risalede, Matteo Cicogna adlı birinin, Türklerin “kötü yapılmış, topçu donanımı yetersiz gemilerle seyrettiğine”, ancak tekil olarak “ölümüne savaştıkları”na dair sözlerini delil göstererek Osmanlı’nın, Parker’ın tezine başlangıç tarihi olarak kabul ettiği 1560 sonrası Osmanlı için farklı bir tablo çiziyor. Ayrıca Osmanlıların kara ordularının 16. yüzyılda bir “yığın” olarak tanımlayan Charles Oman’a gönderme yapması dikkat çekici.
Thomas F. Arnold, yukarıda alıntıladığımız birçok örnekte olduğu gibi, Parker’ın “askeri devrim”ini tekrarlamaktan ve Osmanlı’nın, 16. yüzyılda Avrupa’da gerçekleştiğini düşündükleri devrim dolayısıyla, zayıf düştüğünü söyleyen “Batı’nın üstünlüğü” zaviyesinden bakmaktadır. Dolayısıyla, kendi içinde tutarlı görünen delillerin, çok değerli tarihçilerin aksi yöndeki çalışmalarında sundukları arşiv kayıtlarıyla karşılaştırdığımızda çürüdüğünü görmekteyiz.
Ronald G. Asch, “Otuz Yıl Savaşları Dönemi 1598-1648” adlı makalesinde değerli bilgiler paylaşıyor. Parker’ın “askeri devrim”ini 17. yüzyıla taşıyor ve savaşlarda taktik ve stratejilerin bu yüzyılda değiştiğini, süvarinin ve ateşli silahların önem kazandığını ifade ediyor.
16. yüzyılda askeri devrimin başladığını iddia eden Parker’ın görüşünün aksine, 17. yüzyılda Fransız ordusundaki hayali şişirme ve subayların olmayan askerlerin harcırahlarını cebe indirmesi gösteriyor ki ordular, teknik bazı değişmelerle “devrim” gerçekleştiremiyor ve iddia edildiği gibi disipline sahip değiller. Ayrıca yine bu dönemde orduya paralı asker sağlayan kişilere para kaynakları bulmak Avrupa devletlerinin yeni vergiler koydukları ve orduyu beslemek için türlü sıkıntılar çekildiği açıktır. Aynı dönemde Osmanlı Devleti’nin de askeri harcamalar konusunda mali sıkıntılarla karşı karşıya kalması dikkat çekicidir.
“Eski Rejimde Savaşlar 1648-1789” adlı makalesinde Peter Wilson ise savaşlarda değişen duygulara dikkat çekiyor:
“Bu dönemdeki çatışmaların, daha önceki ve sonraki savaşlarla kıyaslandığında, neredeyse tüm dünyada daha sakin, dar ve sınırlı olduğu düşünülür. 16. ve erken 17. yüzyılların savaşları vahşi bulunur, ama aynı zamanda, yeni taktiklerin ve silahların geliştirilişi ve daimi orduların ortaya çıkışı düşünüldüğünde, askeri icraatların da bir kaynağı olarak düşünülür. Aynı şekilde Devrim ve Napoleon Savaşları da (1792-1815) kitlesel yurttaş ordularının, büyük stratejilerin ve askeri kararlılığın oluştuğu yeni bir çağın şafağı olarak nitelenir. Her iki dönemde de savaş, tarafların duygularını ayaklandıran temel konular, birinci dönemde din ve iç siyasal iktidar, ikincisinde ise ulusçuluk ve devrimci ideoloji üzerinde dönmüştür.”
Orduların savaş meydanındaki taktiğini etkileyen temel güç barutlu silahların varlığı oldu. Zira derinlemesine konumlandırılmış bir orduda düşmandan gelecek ateşte zayiat arıyordu. Ancak geniş bir alana yayılan orduda düşmanın karşısındaki hedef asker sayısı azaltılıyordu. Örneğin 1704’te 56.000 kişilik Franco-Bavyera ordusu 5 km’lik bir cepheye yayılmıştı. Ayrıca düşmanı sürekli ateş altında tutmak için de değişik taktikler geliştirilmişti. Bir sıra piyade tüfeklerini ateşlerken diğerlerinin tüfeklerini doğrulttukları ya da doldurdukları, belirli bir ateş formu kullanılmaya başlandı. Ateş etme, fişeği boşaltma ve doldurma arasında geçen süreye göre saf sayısı değişebiliyordu. Amaç, en az bir ekibin her an ateş ediyor olmasını sağlamaktı.
Süvariler ise savaşlarda şok birlikler olarak kullanılmaya başlanmıştı. Dağılan ya da kaçmakta olan piyadeye saldırmak için eğitiliyorlardı. Ayrıca hızla ilerleyen bir süvari birliğinin sesi ve görüntüsü düşmana korku salması açısından etkili görülüyordu. Atın düşman ateşine açık hedef olması ve süvarinin atı olmadan etki gücünü kaybetmesi düşman orduları için kaçırılmaz fırsattı.
Topçu birlikleri ise ateşli gücün en etkilisi kabul ediliyordu. Özellikle kale kuşatmalarında büyük toplar, işi kolaylaştırıyordu. Ancak meydan savaşlarında da, küçük toplar bir tüfeğin yaptığından çok daha fazlasını yapabiliyordu. Bu tip toplar genellikle uzak hedeflere som gülle atıyor, daha yakın menzile de ayarlanabiliyordu. İkinci durumda, ateşlendiği zaman içindeki parçaları çevreye saçan, gevşek biçimde paketlenmiş bir tür teneke kutu atıyor ve böylece öldürücü bir büyük av tüfeği gibi kullanılabiliyordu.
Kitabın bir diğer makalesi ise “Deniz Savaşları 1453-1815” adıyla Richard Harding’e ait. Harding makalesinde deniz savaşlarında değişen şartları ve dönüm noktalarını belirliyor. Yazara göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’de bir güç haline gelmesinde kırılma noktası 1453’te İstanbul’un düşmesidir. Türk deniz gücüne dair araştırmaların emekle safhasında olduğunu belirten yazar, 1517’yi ayrı bir yükseliş olarak kabul ederken; 1565 Malta Muhasarası’nda yaşanan tersliği ve 1571 İnebahtı yenilgisini Osmanlı gücü açısından belirleyici olarak kabul etmemekle beraber, bir deniz imparatorluğunu kadırga güçleriyle sürdürmenin zorluğuna işaret olarak kabul ediyor.
16. yüzyılın sonunda gemiler, tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı’da da değişim dönemine girmiştir. Kadırgaların yerini almaya başlayan kalyonların yüksek bordası, geniş kargo kapasitesi ve seyir gücü deniz savaşlarına ve ticarete yeni usulleri beraberinde getirmişti.
Deniz savaşları daha çok gemi gemiye savaşın sınırlı koşulları içinde verilen bir tür kara savaşı iken, 1470 ile 1570 arasında büyük değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin ilki okyanus gemiciliğinin gelişmesiydi. Okyanus şartlarına uyarlanan carrack’ın yanı sıra caravel denilen başka tipte bir gemi uzak yolculuklara uygun hale getirildi. İkinci önemli değişiklik, 1570’lerden itibaren gemilerde kullanılan demir topun ucuzlaması ve kullanımın yaygınlaşmasıdır. Üçüncü değişiklik ise, deniz faaliyetlerinin finansmanında devlete ya da tahta düşen rolün artmasıydı. Bildiğimiz üzere Osmanlı da bu türden bir durumla karşılaşmıştı. Levend denilen korsanlar 17. yüzyıldan itibaren daha çok devlet denetimine alınmış ve yazarın işaret ettiği şekilde devletin denizlerdeki faaliyetleri artmış, buna paralel olarak harcanan para artmıştı.
16. yüzyılın ikinci yarısında devletlerin deniz gücü oluşturmak için iki yolu vardı. Birincisi, kendi filosunu güçlendirmek, ikincisi ticaret gemilerinin kullanılmaktı. İkinci tercih her zaman daha işlevsel ve masrafsızdı. Ayrıca ticaret gemilerinin manevra kabiliyeti daha fazla idi. Bunlarla beraber, ticaret gemilerine fazlaca asker konularak, bordalama sonrası göğüs göğse yapılan mücadelede üstünlük kurulmaya çalışılıyordu. Ancak 16. yüzyıl sonuna doğru İngilizler ve Felemenkler arasında yapılan üç deniz savaşı, her iki tarafa da ticaret gemilerine ve bunların kaptanlarının cesaretlerine güvenmemeyi öğretmişti. Böylece yüzyıl sonunda disiplinli devlet deniz filolarının önemi arttı.




İntihal, aparma, apartma
Ayastefanos'tan Sonra Osmanlı'nın Teşebbüsleri
Türk Denizcilik Tarihi
Osmanlı Devleti'nde Müsadere
Prof. Dr. Feridun Emecen'den iki yeni kitap
İsmet Özel’e hakkını verecek miyiz?
Kuruluş Devri Osmanlı Tarihi
Tarihçi nasıl olmalı? Tarihe nasıl yaklaşılmalı?
Sevr’den BOP’a Türkiye
İstanbul'un 100 Gravürü



